3 Eylül 2013 Salı

Hakedilmiş Emeklilik

Hep düşünmüşümdür “acaba bir gün istediğim saatte yatıp istediğim saatte kalkabilecek miyim” diye.

Kendime uzun vadeli tatil planları yapabilmek, eşime ve evime zaman ayırabilmek mümkün olacak mıydı acaba? Gençlik yıllarında insan yalnızca çalışmayı düşünüyor.  Çünkü her şeyden önce yanınızda çalışanlara davranışlarınızla örnek olmak ve daha da önemlisi onlara verdiğiniz sözleri yerine getirmek geliyor.

Çalışacaksınız, kazanacaksınız, kazandığınızı dağıtacaksınız, sonunda size kalanla da yaşamınızı devam ettireceksiniz. Bu şekilde ifade edince çok basit gibi görünen bu denklemin gerçek hayattaki karşılığı ise oldukça karmaşık.

Herşeyden önce devletin büyük ortağınız olduğunu görüyorsunuz. Sabit vergilerin, ödemelerin yanında çeşitli zamanlarda çıkartılmış adı “geçici” ama sonrasında ise “kalıcı” hale gelmiş türlü çeşit vergiyi ödemekle uğraşıyorsunuz.

Sonra personelinize ait ödemeler geliyor. Size hizmet eden insanları koruyup kollamak en büyük önceliğiniz. SSK ödemeleri, maaşlar, ikramiyeler, çeşitli zamanlarda yapılan diğer yardımlar.

Firmanızın giderleri, beklenmedik aksilikler, işi büyütmek için yapılacak girişimler.

Geçindirmekle yükümlü olduğunuz aileniz.

Bütün bunlar tabii ki üstüste toplanınca büyük bir yekün oluşturduğu için gençken tek hedefiniz çalışmak, daha çok çalışmak ve para kazanmak oluyor.

Üstelik gündelik yaşamın idamesinden çok daha önemli bir gerçeklik de kapınızda. Çalışamadığınız, çalışamayacağınız yaşlılık günleriniz için de bir yedek akçeniz olmalı. Ülkemizin sosyal güvenlik politikaları bir vatandaşın aldığı emekli maaşı ile geçinmesine imkan sağlamıyor. O yüzden yaşlılığını da kendin düşünmek zorundasın.

Ben askerlik eğitimi aldım ve hayatımın sonuna kadar da orduda şerefimle vazifemi yapacağımı düşünürdüm. Hayat insana hep beklenmedik sürprizler hazırlıyor. Bir anda bütün gelecek hayallerim tuzla buz oldu ve ben hiç düşünmediğim halde sivil hayata atıldım. O zamanlar bir memuriyet yerine ticarete atılmam gerektiğini düşünüyordum. Bu yöndeki kararımı tatbik ettim ve bundan kesinlikle pişmanlık duymadım.  Çünkü bir memur ne kadar özveri ile çalışırsa çalışsın, kurumuna ne kadar faydalı olursa olsun eninde sonunda maaşı ile sınırlı bir gelirle yaşamaya mecburdu.

Oysa ticaret bambaşkadır. Hiçbir sınır ve sınıflandırması yoktur. İşini dürüst, çalışkan ve sebatkar bir şekilde sürdüren her tüccar başarılı olur.  Üstelik ticaret erbabı işinin büyüklüğüne göre başkalarına da ekmek kapısı açan, istihdam yaratan ve böylece ülkesine borcunu bir nebze de olsa ödeyen bir kişidir.

Ticaretin en büyük zorluğu hizmet verilen sektörde kendini kabul ettirebilmektir. Verdiği sözleri tutmayan, ödeme vadesini geciktiren, hizmeti aksatan bir tüccar zaman içinde büyük sıkıntılar yaşar, olumsuz bir şöhret sahibi olur. Ancak başarılı olup, para kazandığınızda da hem kendinize olan güveniniz gelir, hem mutlu olursunuz hem de dürüst bir tüccar olarak toplumda da saygınlığınız artar.

Ben kendimi bildim bileli organizasyon insanı oldum. Hiçbir zaman sadece tek bir konuyla ilgilenmedim. Askeri okulda da böyleydi bu, sivil
yaşamda da böyle oldu.

Bir yandan işimi geliştirmeye uğraşırken, diğer yandan da çocukluğumdan beri sevdiğim spor için emek harcadım. 31 yıl boyunca Türkiye Cimnastik Federasyonu Başkanlığı yaptım. Avrupa Cimnastik Birliği’nde As-Başkan, Uluslararası Cimnastik Federasyonu’nda Yönetim Kurulu üyesi olarak görev yaptım. Fenerbahçe Spor Kulübü Yönetim Kurulu üyeliğim, İstanbul Ticaret Odası Meclis Başkan Yardımcılığı ve diğer fahri görevlerim o kadar yoğun bir gündem oluşturuyordu ki, kişisel veya ailevi planlarımın çoğunu engelledi.

Bunların hiçbirini şikayet etmek, serzenişte bulunmak için yazmadım. Hepsini kendi isteğimle ve seve seve yaptım. Hiçbirisinden gocunmadım. Ancak özellikle son yıllarda Cimnastik Federasyonu Başkanlığı kurumsal olarak beni çok zorladı. Bir telefon gelir, yarın saat 11’de Genel Müdürlük’te bekleniyorsunuz derler. Kimse sormaz müsait misin ya da rica etmez lütfen diye. Benim tabirimle “nöbetçi federasyon başkanı” olarak görülüp her istedikleri zaman istedikleri yerde olmaya mecburmuşuz gibi bir tavır.

Kalkar gidersiniz söylenen saatte hazır olursunuz. Genel Müdürü Bakan çağırmıştır. Beklersiniz ki Genel Müdür Bakanla olan toplantısını bitirsin de makamına gelsin. Aynı şey Bakan için de geçerlidir, aklına ne zaman eserse öyle toplar etrafını.

Bir de tam kendinizi organize etmişsinizdir, işinizi, uçağınızı ve herşeyden önce de kafanızı gitmeye programlamışsınızdır, uçağın kalkmasına 3 saat kala ararlar. Bakan bey gittiği ilden dönemediği için toplantıyı başka güne erteledik derler.

Kurumsal kültür, görgü, karşıdaki kişiye saygı gibi evrensel değerlerin ne yazık ki pek rağbet görmediği ülkemizde hem kariyer yapmak, hem sosyal faaliyetlerde bulunmak, hem de bireysel yaşamınıza özen göstermek aynı anda mümkün olamıyor. Şahsi planlarınızı hep ileriye, emekliliğe bırakıyorsunuz.

Allaha şükürler olsun ki bana bu imkanı sağladı. İşte bu fotoğraflar da  yılların yorgunluğunun mutluluğa dönüştüğünün en güzel ifadesidir.


29 Temmuz 2013 Pazartesi

Sermin

1963 senesinde Harp Okulu’ndan ayrıldıktan sonra bir müddet kızkardeşim Ülkü’nün ilkokul öğretmenliği yaptığı Bursa’nın Bilediyunus Köyü’nde günlerimi geçirdim.

Hayata yeniden başlamam gerekiyordu. Kendim için kurduğum hayat planı, üstelik de harici bir sebeple tamamen değişmişti. Herşeyden önce yarım kalan tahsil hayatımı tamamlamam gerekiyordu. Üstelik bunu yaparken de aileme asla yük olmamalıydım. Ancak ne kadar düşünürsem düşüneyim bir çıkış noktası bulamıyordum. Açıkçası o dönemde biraz da hayata küsmüştüm. Bazı günler av tüfeğini alıp erkenden evden çıkıp ovada geziyordum. Diğer günlerde de oltayı alıp dere kenarına gidiyordum. Bu şekilde yaklaşık 2 ay kadar kadar köyde kaldım.

Ancak bunun böyle gitmeyeceğini içten içe seziyordum ve iki ayın sonunda nihayet birşeyler yapmaya karar verdim.

Bu dönemde hükümet de bizleri lüzumsuz yere Harp Okulu’ndan attığını anlayıp bizleri yeniden hayata kazandırmak için birşeyler yapılması gerektiğine inanmıştı.

Üniversite imtihanları birkaç ay önce yapılmış olmasına rağmen bizleri usulen bir üniversite imtihanına sokup çeşitli okullara yerleştirmeye karar vermişler.

İşte bu dönemde hepimizin adreslerine 15 gün sonra İstanbul’da Galatasaray Lisesi’nde yapılacak sınava katılmamızı söyleyen ve imtihanı geçersek üniversiteye yerleştirileceğimiz bilgisini içeren bir yazı geldi.

O gün, Harp Okulu’ndan ayrılmış 1453 arkadaş sınava girdik. Hepimizden okumak istediğimiz 3 fakültenin adını yazmamızı istediler. Yaklaşık 20 gün kadar sonra da hepimize sınavdan geçtiğimizi ve hepimizin de birinci ya da ikinci tercihlerimize yerleştirildiğimizi bildirdiler. Bu sayede Türkiye’nin her üniversite ve şehrinde bize kapılar açılmış oldu.

Ben birinci sıraya Yüksek Denizcilik Okulu’nu, ikinci sıraya da İstanbul Edebiyat Fakültesi’ni yazmıştım. Gelen yazıda İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyal Antropoloji Bölümü’ne kayıt yaptırabileceğim yazıyordu.

Antropoloji neydi, ben orada ne yapacaktım hiçbir fikrim yoktu. Kayıt günü geldiği zaman okula gidip kaydımı yaptırdım. Antropolojinin yanında Coğrafya, Yakın Çağ Tarihi ve Kütüphanecilik bölümlerini de seçerek üniversiteye adımımı atmış oldum.

Bu arada Hükümet bir başka karar daha alarak bizlere burs vermek yerine, çeşitli kamu kuruluşlarında görev vererek maaş almamızı ve kimse yük olmadan okumamızı sağladı. Görev yaptığımız kuruluşlar arasında Maliye Bakanlığı, Belediyeler, Bankalar vardı. Bana da İstanbul Belediyesi’nin Anadolu Yakası’nda bulunan Atölye Garajlar Müdürlüğü’nde görev verildi. Bu işi büyük bir mutlulukla kabullendim çünkü otomobillere, onların tamirine, yakıt ikmal düzeneklerine, motorlarına büyük ilgi duyuyordum. Bu görev de tamı tamına bu konu ile ilgiliydi.

İşe başladıktan kısa bir süre sonra o atölyenin şef muavini olmuştum. Birkaç ay sonra da işçi temsilcisi olarak seçildim.

O sakin hayatım birden renklenmiş; okul, iş ve sendikacılık beni tam anlamıyla içine almıştı. Okul zamanında işyeri bana gerekli töleransı gösteriyor ve rahatça derslere katılabiliyordum.

İşyerim Selimiye’de, evim Çiçekçi’de, okulum ise Laleli’deydi. Okul arkadaşlarımla çabucak kaynaştım. Zaten Harp Okulu’ndan ayrılan arkadaşlarımın 12 tanesi ile aynı bölümdeydik, yakınlardaki diğer fakültelerde okuyan arkadaşlarımızla da sık sık görüşüyorduk.

Durumun mahiyetini bilmeyen yakınlarınım ve arkadaşlarım zaman zaman bana niye seçtin bu bölümü diye sorduklarında onlara, “hayat arkadaşımı bulmak için” şeklinde esprili bir cevap veriyordum.

Benim için eski hayal kırıklıkları geride kalmış hayatım bir düzene girmişti. Belediyeden iyi bir maaş alıyor, okuluma düzenli bir şekilde devam edebiliyordum. Kimseye yük olmamak da benim için en büyük mutluluk kaynağıydı.

O dönemde Çiçekçi’de abimlerle birlikte kalıyordum. Harem vapur iskelesi daha yeni yapılıyordu. Akşamüzerleri yeni yapılan mendireğe gidip balık tutuyordum.  Bazen de arkadaşlarla sandal tutup Kızkulesi yakınlarına gidip orada balık tutuyorduk. Balık tuttuğum akşamlar ailecek şenlikli bir yemek yiyorduk. Çinekop, İstavrit, Mezgit ve İzmarit balıkları olta ile ve bolca yakalanabiliyordu o dönemde.

Böylece üniversitede iki yılımı tamamladım ve üçüncü senem başladı. O yıllarda okulda Harp Okulu çıkışlı olmayan ilk tanıdığım kişi olan Tekin (Kölüksüz) ile son derece köklü bir arkadaşlık kurmuştuk. Tekin benim arkadaşım, kardeşim, yoldaşım, sırdaşım, iş arkadaşım oldu. Tanıştığımız günden bugüne hiç ayrılmadık. Son derece kibar, beyefendi ve yardımsever bir dost oldu Tekin benim için. Tam bir İstanbul beyefendisi olduğu için bilhassa kız arkadaşlarımıza çok kibar davranır, hürmet eder ve onlara her konuda hizmet etmekten hoşlanırdı. Ben ise onun tam tersine biraz sert mizaçlı ve kolay kolay yakınlık kurmaktan hoşlanmayan bir yapıya sahiptim. Hatta ona söylediğim esprili bir tekerleme bile vardı : “Tekin bir gün senin başına bir şey gelirse kibarlıktan, benim gelirse de hıyarlıktan” derdim gülerdik.

Bir gün Tekin’le bir arkadaşımızı karşılamak için Kadıköy Vapur İskelesi’ne gittik. Karşıdan gelecek arkadaşımızı da alacak ve hep birlikte bir başka arkadaşımızın yaşgünü partisine gidecektik.

Bu arada daha önce hiç görmediğim güzel bir kız Tekin’e merhaba dedi ve onunla konuşmaya başladı. Nedense o güzel kız birden benim ilgimi çekti. Simsiyah saçları, düzgün fiziği ve gülen gözleri. Konuşmanın sonlarına doğru birden ona dönüp “sen de bizle gel” diye davette bulundum. Kendisi özür dileyerek eve gitmesi gerektiğini söyledi ve böylece ayrıldık. Daha sonraları o günü konuştuğumuzda bana, “daha ilk kez karşılaştığı bir kızı hemen bir doğumgünü partisine davet etme küstahlığını nereden buluyor bu adam diye sinirlenmiştim” diyecekti.

Tekin’e hemen kim bu güzel kız diye sordum. O da bana “bizimle aynı bölümde ikinci sınıf öğrencisi” dedi. Bu haber beni çok mutlu etti, demek ki onu tekrar görebilecektim.

Bir sonraki hafta okula gittiğimde fakültenin bahçesinde onunla karşılaştım. Ayaküstü biraz konuştuktan sonra ayrıldık çünkü konuşmayı devam ettirecek bir şeyimiz yoktu.

Günler geçiyor ve ben okula gittikçe onu görmeyi umuyordum. Ancak bir daha rastlayamadım. Bir gün Tekin’e o güzel kızın sınıfına gidelim, onu görmek istiyorum dedim. O esnada fakülteye ilk başladığım günlerde arkadaş olduğum sevgili dostum Işık ile karşılaştık. Onu da yanımıza alıp, güzel kızın anfisine gittik. Güzel kız çok sakin ve çekingen tabiatlı idi ancak Işık gibi tatlı ve sempatik bir kızın da yanımızda olması sayesinde o gün biraz sohbet edebildik. Daha sonraları da çeşitli rastlantılar ayarlayarak sık sık onunla görüşme ve konuşma şansı buldum bu sayede yavaş yavaş o da eski çekingenliğinden sıyrılmaya başladı.

Öğlenleri arkadaşlarla Orta bahçede toplanıyor ve sohbet ediyorduk. O dönemde benim beyaz Vespa bir motosikletim vardı ve okula onunla gidip geliyordum. Bugün olduğu gibi hatta belki daha da fazla havalı bir durumdu motosiklet kullanmak ve bu da beni okulun popüler simalarından biri yapıyordu. Her daim kalabalık bir grubun içindeydim ve adı Sermin olan o güzel kız da yavaş yavaş bu gruba dahil olmaya başlıyordu.

Bir haftasonu bir grup arkadaş ders çalışmak için Işık’ların evinde toplandık. Sermin de gelmişti. Ders bittikten sonra Tekin, ben ve Sermin hep birlikte Işık’lardan ayrıldık. Sermin’in Kadıköy’e geçeceğini bildiğim için Mecidiyeköy’den kalkan dolmuşlara beraber gitmemizi teklif ettim. O da kabul etti. Dolmuşun önünde, şöförün yanında iki kişilik bir yer ve arkada da tek kişilik bir yer vardı. Ben hemen Sermin’i yanıma alarak o iki kişilik yere geçmemizi sağladım. Tekin de arkaya bindi. İlk defa Sermin’le bu kadar yakın oturma şansı elde etmiş oldum ve yol boyu onunla birlikte yanyana gitmenin heyecanı ve uzun süredir içimde ona karşı beslediğim hislerin de etkisiyle bütün cesaretimi topladım ve elini tuttum. Çok şükür ki o da benzer hisler içindeymiş, elini çekmedi. O gün başlayan ilişkimiz bugüne dek devam eden mutlu bir evlilikle sonuçlandı.

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi bahçesinde arkadaşlarla. Resme göre solumda kalan açık renk elbiseli genç bayan gelecekteki eşim Sermin Göysal'dı.

28 Mayıs 2013 Salı

Ali Şen'den aldığım yöneticilik dersi

Sevgili Başkanım Ali Şen, prensipleri olan, süratli kararlarıyla idaresinde bulunduğu kulübümüzü, gerek futbolcusu, gerekse antrenörleri ve diğer çalışanlarıyla son derece disiplinli bir şekilde yöneten, başarılı ve çok sevilen, saygı duyulan bir başkandı.

Sevgili Başkanlarım Ali Şen ve Güven Sazak ile birlikte

Bir keresinde (28.Eylül.1983) Fenerbahçe Kulübü olarak Bohemia Prag ile maç yapmak üzere futbolcu ve idarecilerle birlikte uçakla yola çıktık. İlk durağımız Yugoslavya idi. O gün orada kaldık. O gece Kulüp yöneticileri olarak hep birlikte yemek yedik. O dönemdeki antrenörümüz de şu anda aramızda olmayan Stankoviç idi.

Ertesi sabah kahvaltıda Ali Başkan bana dönerek, “Atillacım , Adidas’in tüm eşofmanlarını yapan fabrika buradadır.. Sana zahmet olmazsa, Stankoviç hoca ile beraber oraya gidip, çocuklara birer takım güzel eşofman alın” dedi.  O sırada yanımızda bulunan mali işlerden sorumlu Abdullah Acar’a da dönerek “Atilla’ya gerekli miktarda $ verin” diye talimat verdi.

Saat 10 civarında yanımıza malzemecimizi de alarak Stankoviç ile birlikte Adidas firmasından gönderilmiş özel bir araçla fabrikaya gittik. Orada bizi son derece ilgi ile karşıladılar, malzemecimizin istediği ölçülerdeki eşofmanları ayarladılar.Biz de eşofmanları alarak otele döndük.

Otele dönünce Stankoviç hoca, malzemeciye dönerek “gidip bu eşofmanları bizim çocuklara dağıt “dedi. Malzemeci öğleden sonra hoca ile benim yanıma gelerek, eşofmanları dağıttığını ve futbolcuların mutlu olduğunu, yalnız Engin Verel’in “Ben bu eşofmanları almıyorum. Ben Avrupa düzeyinde bir futbolcuyum. Bu kalitedeki eşofmanları giyecek futbolcu değilim !..” dediğini söyledi.

Akşam yemeğinde idarecilerle beraber olduğumuzda, Ali Başkan bana sordu “ Ne yaptınız eşofman meselesini!..” diye. Ben de kendisine durumu izah ettim ve bu arada yalnız Engin ile böyle bir sorun yaşandığını da belirttim.

Ali Şen sesini çıkarmadı. Ertesi sabah kahvaltıdan sonra tam yola çıkacakken, bütün futbolcuları bir araya çağırmamızı isteyerek, maç hakkında kısa bir konuşma yaptı. Ardından herkesle ufak tefek birkaç cümle konuştuktan sonra Engin’e dönerek; “Engin, sen Avrupalı bir futbolcusun ama ne yazık ki, yarın Bohemia Prag maçında oynamayacaksın ”.  Engin o dönemde bize Fransa’nın Lille takımından gelmiş ve çok ihtiyaç duyduğumuz iyi bir futbolcuydu.

Bunu duyan Engin çok şaşırdı, ancak hiç bir şey diyemedi. Çünkü tüm futbolcular Başkanın hal hareketlerini çok iyi bilirlerdi. Ali Başkan sözlerine devamla,” Sen şunu bilmelisin k, kulübünün sana verdiği her tür malzemeyi kullanmak durumundasın. Eğer, mesela; kıyafetin bedeni, boyu, eni vs gibi hususlarda bir sorunun varsa bunları antrenörünle konuşarak halledebilirsin. Ama ‘ben bu eşofmanı giyecek kalitede bir futbolcu değilim’ deme lüksüne sahip değilsin!.. Onun için de seni kadroya almıyorum” dedi.

Hepimiz bu hareket karşısında şaşırdık, çünkü takımın Engin‘e o maçta çok ihtiyacı vardı. Ancak Ali Başkan bize dönerek; “Benim başarıdan çok saygıya, sevgiye ve disipline ihtiyacım var.. Bunlar olduğu takdirde başarı zaten kendiliğinden gelir!..” dedi.

Bu da benim spor yöneticiliğim açısından Ali Şen Başkandan aldığım büyük derslerden birisidir...

16 Nisan 2013 Salı

COMEGYM / Akdeniz Ülkeleri Cimnastik Birliği

Akdeniz'e kıyısı olan ülkelerin bölgesel bir birlik kurma ihtiyacından doğan COMEGYM; 18.Eylül.2010 tarihinde faaliyetine başlamış olup üye ülkelerin arasındaki dayanışmayı, bölgede cimnastiğin gelişimi ve yayılması için çaba harcamayı, ikili ve bölgesel yarışmalar düzenleyerek cimnastikçi, antrenör ve hakemlere tecrübe kazandırmayı amaçlamaktadır.  Şu anda COMEGYM üye olan 21 ülke şöyledir : Arnavutluk, Cezayir, Andorra, Hırvatistan, Kıbrıs, Mısır, İspanya, Fransa, Makedonya, Yunanistan, İtalya, Libya, Lübnan, Malta, Fas, Sırbistan, San Marino, Slovenya, Suriye, Tunus ve Türkiye.

FIG tarafından resmen kabul edilmiş olan COMGYM yarışmaları da FIG takviminde yeralmaktadır.

COMEGYM'in aktif Yönetim Kurulu şu şekildedir :
Başkan : Michel Leglise / FRA
Genel Sekreter : Vasiliadis Athanasios / GRE
1.As Başkan : Atilla ÖRSEL / TUR
2.As Başkan : Mustapha Zekri /FAS
3.As Başkan : Maria Cristina Casentini / ITA
Üye : Mohammad Makki / LEB
Üye : Antonio Esteban Cerdan / ESP
Üye : Flobens Dilaveri / ALB
Üye : Roberto de Santis /MAL
Üye : Snezana Stoajcic / SER


Milliyet Gazetesi Namık Sevik Ödülü

Milliyet Gazetesi’nin artık geleneksel hale gelmiş olan ve bu yıl 59. su yapılan Yılın Sporcusu Anketi sonuçlandı. Spor alanındaki en saygın ödüllerden biri olan bu güzel ve anlamlı ödülün yanında Milliyet Spor Servisi’nin kurucusu güzide spor adamı Namık Sevik adına verilen ödüle ise Atilla ÖRSEL layık görüldü.



15 Nisan 2013 Pazartesi

Balkan Cimnastik Birliği

Savaş öncesi dönemde yapılan Balkan Şampiyonalarından birinde

Balkan Cimnastik Federasyonu'nun geçmişi 1970li yıllara dayanmaktadır. Federasyonun amacı Balkan yarımadasındaki ülkeler arasında işbirliğini geliştirmek, cimnastikçilerin ve antrenörlerin tecrübesini arttırmak, karşılıklı yarışmalar düzenleyerek ilişkileri geliştirmekti. Balkan Federasyonu uzun yıllar boyunca bölgede aktif olarak bu konulara hizmet etmişti.

1984 yılından beri başkanlığını sürdürdüğüm Balkan Cimnastik Federasyonu ne yazık 1990lı yıllarda yaşanan savaş sırasında etkisini yitirdi. Hiçbir zaman tasfiye olmadı ancak bölgedeki tüm ülkelerin doğrudan ya da dolaylı olarak savaştan etkilenmesi, cimnastiği öncelikli uğraş olmaktan çıkarttı.

Barış tesis edildikten ve Balkan yarımadası yeni bir yapıya kavuştuktan sonra, Balkan ülkeleri temsilcileri biraraya gelerek Balkan Federasyonu'nu yeni bir yapıya kavuşturmaya karar verdiler. İlk olarak 2003 yılında Artistik Cimnastik disiplininde Gençler seviyesinde bir Balkan Şampiyonası yapıldı.

Aralık 2005'te Bükreş'te yapılan Balkan Gençler Şampiyonası'nda bölge ülkelerinin temsilcileri biraraya geldiler ve organizasyona yeni bir isim verip yeni bir tüzük yaparak kurumu yeniden canlandırdılar. Organizasyonun amacı bölge ülkeleri arasında işbirliğini geliştirmek, tüm cimnastk disiplinlerini yaygınlaştırmak, seminerler, kurslar, ikili kamplar yoluyla cimnastikçilerin, antrenörlerin ve hakemlerin tecrübesini arttırmak olarak belirlendi.

Balkan Cimnastik Birliği adıyla yoluna devam eden organizasyon şu anda 10 Balkan ülkesini temsil etmektedir.

Balkan Cimnastik Birliği FIG tarafından kabul edilmiş bir yapı olup, yarışmalar FIG takviminde gösterilmektedir.

Balkan Cimnastik Birliği Yönetim Kurulu şu şekildedir :

Başkan Atilla ÖRSEL / TUR

1.Asbaşkan Nicolae Prodanov / BUL

2.Asbaşkan Snejana Lakicevic / SCG

Teknik Koordinatör Nicolae Vieru /ROM

Art.Cim Sorumlusu Costas Tsalamanios /GRE

Ritmik Cim. Sorumlusu Mariya Guigova / BUL

Aerobik Cimnastik Sorumlusu Lyupco Arnaudov / MKD




27 Mart 2013 Çarşamba

FIG'den Atilla Örsel'e Büyük Onur

26.Mart.2013 tarihinde Uluslararası Cimnastik Federasyonu tarafından gönderilmiş mektup ve tercümesini sizlerle paylaşmak istiyorum :



19 Mart 2013 Salı

35 Yaş Şiiri ve Yaşam

Yaş 35 şiirini sevdiğim, tekrar tekrar okuduğum yıllarda bambaşka duygulara sahiptim. Yeni evlenmişsin, kendine yeni bir iş kurmuşsun, 2 yaşında bir kızın var. Şairin dediği gibi göçersen o günlerde bir namazlık saltanatın olacak. Hayıflanıyorsun içleniyorsun ya erkenden ölürsem, kim büyütecek güzel kızımı, kim okutacak, mürüvvetini kim görecek diye.

Derken hiç farketmeden yaş 75 oldu. Şairin dediğinden 40 yıl fazla. Hem de öyle bir 40 yıl ki yaşamımdaki esas güzellikler hep bu sürede yaşandı.

İşini büyütüyorsun, çevre ediniyorsun, önüne çıkan imkanları değerlendiriyorsun. Hangi seçime girsen kazanıyorsun, her yerde sen oluyorsun, gözler hep sende. Sevenin sevmeyenin senin yanında, büyüdükçe büyüyorsun. Diğer yanda kızın da büyüyor, gelişiyor kendi yolunu çiziyor, okullarını okuyor. Hem de ne okumak. Seni, aileni etrafınızdaki herkesi gururlandıracak bir okuma aşkı. İnsanların kurslar hocalar özel derslerle uğraşıp didinip girmeye mücadele ettiği Boğaziçi Üniversitesi’ni kazanıyor. Ardından Amerika’ya master yapmaya gidiyor.

Kızım benim hayal bile edemediğim güzellikte bir eğitim kariyeri yaparak, benim hayat boyu eksikliğini duyduğum bir yabancı dili kendi anadili kadar iyi konuşarak beni bu hayattaki herşeyden daha fazla gururlandırıyor. Sonra yine kendisi gibi zeki, kültürlü, bilgili, kibar bir gençle hayatını birleştiriyor. Tek gittiği Amerika’dan 5 kişi dönüyor. Kendisi, eşi, yeni doğan kızı ve 2 de kedisiyle birlikte kocaman bir aile olarak yeniden birleşiyoruz. Daha sonra ikinci kızı da aramıza katılıyor.

Daha önce söylerlerdi de inanmazdım. Torun sevgisi başka diye. Hakikaten kendim de yaşayınca anladım. Gerçekten de Lidya ve Mira ile geçirdiğim zamanın keyfi bambaşka.

Meğer 35 yaş hiçbir şey değilmiş. İnsanlar meğer hayatlarının ilk 35 yılında ancak eğitimlerini tamamlayıp, işlerini güçlerini oturtmaya, yaşamda kök salmaya hazırlanabiliyorlarmış. O yıllar, her günü oldukça zor geçen bir mücadele, çalışma, tutunma ile geçiyor. Çocukluk, ilk gençlik ve hatta belki de orta yaş bile ancak daha sonraki yaşamı güzel geçirebilmek için bir hazırlık süresi.

Bu yazıya eklediğim fotoğrafım tam 35 yaşındayken çekilmiş ve arkasına da “yaş 35 yolun yarısı etmez” diye not düşmüşüm. Çünkü o yıllarda 70li yaşları görebileceğimi hiç düşünemiyordum.

O yıllarda içimde öyle bir yangın ve çalışıp kazanma azmi vardı ki sanki bana ömrümde yaşayacağım çok az süre var ve bu süre yapmak istediğim şeylerin hiçbirini yapmama yetmeyecek gibi geliyordu. Bazen hüzünle bazen endişeyle ya istediklerimi elde etmeye ömrüm yetmezse diye düşünüyordum.

İşte ben kendi kendime gelecek ile ilgili böyle kuruntular içindeyken “yaşamımın ikinci dönemi” olarak adlandırdığım 35imden sonraki 40 yıl hayatımın en güzel dönemi oldu.

Ticaret hayatıma başladığım Koç Grubu’nda önce Ford ve Anadol bayilikleri sonra da Tofaş bayiliği ve servisçiliği yaparak hem çok güzel bir çevre edindim hem de iyi bir kazanç sağladım.

Bu arada Koç Grubu’nun kurucusu ve ülkemizin yetiştirdiği büyük iş adamı ve öğretmenimiz, önderimiz Sayın Vehbi Koç’u tanımak ve onunla birlikte çeşitli toplantılarda bulunmak, konuşmak, görüşlerini almak gibi büyük bir şansa eriştim.

Yine aynı şekilde Koç Grubu’nda görev yapan birçok değerli insanla da bu dönemde tanışma imkanı buldum. Can Kıraç, kardeşi İnan Kıraç, Vehbi Bey’in damadı, son derece cana yakın ve bana hep büyük desteklerde bulunmuş olan Erdoğan Gönül beyler yanında bana hem iş hem de yaşam deneyimi konusunda büyük katkıları olmuş değerli Genel Müdürler ve her kademeden yöneticiler ve çalışanlar bu süre içerisinde sayabileceğim en büyük kazancımdır.

İş yaşamımın dışında spor da hayatımın hep içinde oldu. Diyebilirim ki spor, sosyal yaşamının da çatısını kurmuştur. 1982 -1983 yıllarında Fenerbahçe Spor Kulübü yöneticiliği yaptım. O dönemde Sevgili Başkanımız ve dostum Ali Şen ile beraber çalışma fırsatı da buldum. Ali Şen ile çalışmak bana bambaşka bir dünyanın kapılarını açtı ve Türk spor basını ile tanışıp, çalışma imkanı buldum. O dönemde  yönetimde benimle birlikte Ali Dinçkök, Mete Has, Abdullah Acar, Mesut Dizdar, Eyüp Karadayı, Şeref Has, Esat Şenöz, Tanju Zorbun, Tuncer Taciroğlu ve T.Ergun vardı. Bu arada ben Amatör Şubeler direktörlüğünü üstlenmiştim. Bizim dönemimizde Fenerbahçe şampiyon olmuş ve başkanımız da uzun süre dillerden düşmeyen bir slogana sahip olmuştu: “Ali Şen Başkan, Fenerbahçe Şampiyon.” Bu sloganı her gittiğimiz şehirde duyuyorduk. Bu dönemde çok sayıda çocuk Fenerbahçeli oldu. Diğer takımların taraftarları bu tezimi kabul eder ya da etmez ama Türkiye’de en çok taraftarı olan kulüp Fenerbahçe’dir. Spor basınında önemli bir görevde bulunan bir spor yazarı dostum bir keresinde bana şöyle demişti; “pazartesi günleri spor sayfasında ne kadar çok Fenerbahçe haberi yapılırsa, gazetenin tirajı o kadar yüksek olur.”

Bu tespite ben de katılıyorum ama bir Fenerbahçeli olduğum için değil. Tam 31 yıl Türkiye Cimnastik Federasyonu Başkanlığı yapmış biri olarak bu tespite katılıyorum. Fenerbahçe Spor Kulübünde yöneticilik yaptığım dönemde basında yeraldığım kadar sık başka hiçbir dönemde yer alamadım. Anca yine de Fenerbahçe yöneticiliğim döneminde basınla girdiğim yakın ve sıcak ilişki hep devam etti, edindiğim dostlarım Cimnastik için verdiğim mücadeleyi anladılar ve bana hep destek oldular ve basında hep güzel haberlerimiz çıktı.

Yazımın başında da bahsettiğim gibi yaşamımın son 40 yılı benim için hep güzelliklerle dolu geçti ve bunda en büyük katkıyı kuşkusuz Cimnastik Federasyonu Başkanı olarak geçirdiğim 31 yıl yapmıştır.

Ülkemizin en üst kademedeki yöneticisi olan Cumhurbaşkanlarından tutun da spor salonunda görev yapan işçiye kadar her sınıftan her kesimden yüzlerce, binlerce insanla tanışma, konuşma ve beraber çalışma imkanım oldu. Yine aynı şekilde veliler, antrenörler, kulüp yöneticileri ve cimnastikçi minikler ile hayatım inanılmaz bir renk kazandı. Herkesten birşeyler öğrendim. Hem bürokratik yapıyı hem sosyal yaşamın farklı kesitlerini aynı anda yaşayıp, farklılıkları harmanlamak ve son tahlilde daima Cimnastik sporunun ve sporcularının menfaatine olabilecek kararları almak için mücadele etmek, farklı insan gruplarını yönetmeyi öğrenmek benim için hayat üniversitesi diyebileceğim bir gelişim alanı oldu.

Yine Türkiye Cimnastik Federasyonu başkanlığını yürütürken Avrupa Cimnastik Birliği’ni kuran 7 ülkeden biri olarak ülkem adına büyük bir gurur yaşadım. Ayrıca Avrupa Cimnastik Birliği’nde 3 dönem üstüste seçilerek Yönetim Kurulu Üyesi ve As-Başkan olarak görev yaptım.

Oradaki çalışmalarım beni dünya cimnastiğinin en üst kurumu olan Dünya Cimnastik Federasyonu’na taşıdı. 3 dönem de orada Yönetim Kurulu üyeliği ve eşzamanlı olarak Marketing Komisyonu Başkanlığı ve Alet komisyonu Başkanlığı gibi önemli pozisyonlarda görev yapma şansı ve gururunu yaşadım.

Bu 40 yıl içinde en güzeli ve kişisel olarak benim için en büyük başarı olarak kabul ettiğim şey ise 2012 Londra Olimpiyatları’nda İdareci Başkan olarak atanmam ve olimpiyatlar sırasında tüm Cimnastik yarışmalarının sorumlusu olarak görev yapmamdı. Spor idareciliği kariyerimde böyle bir görevi yapmış olmam en büyük mutluluklarımdan birisidir.

6 Mart 2013 Çarşamba

İlk Yurtdışı Seyahatim

Kendimi bildiğimden beri, ki bu askeri okul yıllarıma rastlar, hep yurtdışına gitmeyi, değişik şehirleri görmeyi arzu ettim. Ancak bunun benim için çok zor ancak kurmay subay olursam elde edebileceğim bir şans olacağını düşünürdüm.

Yıllar yılı kovaladı. Daha önce de yazdığım gibi Harp Okulu’ndan ayrılıp sivil hayata geçmiştim. Bundan sonraki hayatımda yurtdışına gitmenin daha kola olabileceğini düşünmüştüm.  Mesela üniversite öğrencileri için bazı ülkelerle gerçekleştirilen değişim programlarına katılabilirdim.

Ancak ben İstanbul Belediyesi Makine Sanayi Müdürlüğü’nün Anadolu yakasındaki tamirhanesinde Şef Muavini olarak işe başlamıştım ve hem okul hem iş bütün zamanımı alıyordu. Bu koşullar altında hayallerim sadece birer hayal olarak kalıyordu.

1969 senesinde ben belediyeden ayrılmış ve kendime küçük bir parçacı dükkanı açmıştım. Ayrıca o yılın 5.Temmuz’unda evlenmiştim. Sorumluluklarım vardı, işim neredeyse bütün zamanımı alıyordu.  Hayallerimi bırakmamıştım bilakis, daha çok para kazanıp istediğim zaman istediğim kadar sık seyahat edebilmek üzerine yeniden kurgulamıştım ve bu hayalimi gerçekleştirebilmek için var gücümle çalışıyordum.

Bu arada 13.Ağustos.1970 senesinde sevgili kızım Sedef aramıza katıldı. Aile yaşantımdaki bu güzelliğe paralel olarak çalışmalarım da meyvelerini vermeye başlamıştı. O yıl kendime 1970 model beyaz üstü siyah 0 kilometre bir araç aldım. Harp Okulu’ndan ayrılıp da kendimi karanlık bir geleceğin beklediğini düşündüğüm o umutsuz zamanlar geride kalmış ve işim hem kendini döndürmeye hem ailemizi geçindirmeye başlamıştı.

1970 yılının Eylül ayının son günlerinde nihayet yurtdışı hayallerimi de gerçekleştirme imkanı doğdu. Yine benim gibi Harp Okulu’ndan ayrılmış, Maliye’de çalışıp bir yandan da mühendis çıkmak için okuyan Atila Kırkpınar’la birlikte yurtdışına gitmeye karar verdik. Anadolumuzla 1 ay boyunca Avrupa’yı dolaşmaya niyet ettik.

O yıllarda Türk vatandaşlarının vize alarak gittikleri tek ülke Bulgaristan idi. Diğer Avrupa ülkelerinde bizlere vize yoktu. Onun için seyahat etmeye karar vermek demek hazırlanıp yola çıkmak demekti.

Biz de Atila ile birlikte yol için ihtiyaç duyacağımız gıda maddeleri ile birlikte araç yedek parçalarını stokladık. Ayrıca yolda yemek yapabiliriz diye bir de piknik tüpü aldık. Pek hoş pek güzel ama hangi bilgi ile yemek yapacaktık. Benim bildiğim tek yemek menemendi. Ancak yanımıza bol miktarda makarna almıştık. Ben eşimden göre göre öğrendiğime vakıf olduğumu sandığım makarna pişirme becerisini işte bu yolculukta geliştirdim.

O yıl Eylül ve Ekim arasında tam bir ay boyunca doya doya dolaştık, alışveriş yaptık ve ülkemize döndük. Çünkü giderken eşim bana uzunca bir sipariş listesi vermişti. Bizler için Nutella gibi değişik şeylerin yanında, çocuk bezine kadar bir bebek ve çocuk için gerekli olabilecek tüm aletleri içeren ve içinde lazımlık da olan upuzun bir liste.

Bu lazımlığın bize hiç ummadığım bir faydası oldu, o günün koşullarında yapılmış üstünde Miki fare resimleri bulunan bu plastik ürün gümrük geçişlerinde polisin bagaj kontrolü sırasında neredeyse ilk dikkatini çeken şey oluyordu. Çocuklu bir insan olduğumu öğrendiklerinde de aramızda hoş yumuşak bir konuşma geçiyor ve gümrük kontrollerinden hızlıca çıkıyordum.

Hayatımda ilk kez gerçekleştirdiğim bu yurtdışı seyahatinden çok mutlu olmuştum. Birçok yer görmüş, ufkumu genişletmiş ve hoş anılara sahip olmuştum. Bunlardan birisini yeri gelmişken anlatmak isterim.

Seyahatimizin ortalarında Frankfurt’a gelmiştik. Araçla seyahat edenlerin gecelemesi için planlanmış kampinglerden birini bulup geceyi orada geçirmeye niyetlendik ancak karnımız çok acıkmıştı. Daha önce birkaç kez menemen yapıp yemiştik ve çok da lezzetli olmuştu. Bu sefer de makarna yapalım dedim arkadaşıma. Aracı uygun bir yere parkettik. Şansımıza parkettiğimiz yer Frankfurt havaalanına çok yakın bir alandı ve biz bir yandan “yemeğimizi” hazırlarken bir yandan da inip kalkan uçakları izliyorduk.

Menemeni de yaptığım gibi makarnayı da ben yapacaktım. Sermin makarna pişirirken onu defalarca izlemiştim. Tencereye yarısına kadar su doldurup küçük tüpün üstüne koydum. Su iyice kaynadıktan sonra yarım kiloluk makarnanın bir kısmını tencereye boşalttım. Ara ara tencereden bir tane makarna alıyor pişip pişmediğini kontrol ediyordum. Bir müddet sonra makarna pişti ben de tencereyi alıp kurduğumuz çilingir sofrasına getirdim koydum.  Tadı tuzu yerinde nefis bir makarnalı çorba olmuştu. İçimden de Sermin’e laf ediyordum böyle yapsa daha iktisatlı olur diye düşünüyordum. Döndükten sonra bunu anlatıp da makarnanın suyunun süzülmesi gerektiğini öğrendikten sonra yıllarca aile arasında şaka konusu olarak anlatıldı benim makarnam.


* Görsel buradan alınmıştır.

21 Şubat 2013 Perşembe

Uluslararası Spor Adamları Derneği - USAD

Farklı ulustan insanları, toplulukları birbirine yakınlaştırmak, dostluğu, dayanışma ruhunu artırmak, farklılıkları hoşgörülebilir kılmak için yüzyıllar boyunca devletler çeşitli kurumlar örgütlemiş olmasına rağmen arzu edilen ortak ruh hiçbir siyasi girişimle elde edilememiştir. Ancak kendine özgü evrensel dili olan sporun birleştirici gücü bunu mümkün kılabilmiştir.

Uluslararası arenada sporun gücü bugün artık yadsınamaz bir boyuttadır. Özellikle bazı disiplinlerin artık bir sektör haline gelmiş olması, Olimpiyat oyunlarının dört yılda bir yapılmasına rağmen tüm dünya için bir cazibe merkezi olması, ülkelerin soğuk savaş döneminden beri bir propaganda aracı olarak kullandığı sporun, günümüzde de aynı şekilde tanıtım aracı, diğer ülkeler nezdinde sempati kazanma, cazibe merkezi olma haline getirme yöntemi olarak kullanılmasını sağlamaktadır.

Diğer ülkelerin spora bu kadar ciddi bir şekilde eğildiklerini, sporun cazibe merkezi olma özelliğini kullanarak ülkeleri adına nasıl güzel tanıtımlar yaptıklarını, uzun yıllar boyu devam ettirdiğim çeşitli uluslararası görevlerim sırasında yakından izleme olanağı buldum.

Ülkemizde de özellikle Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi başta olmak üzere tüm ulusal ve özel kurum ve kuruluşlar, spor aracılığıyla ülkemizin tanıtımında büyük emek harcıyorlar. Ancak bu süreçte yine büyük etkisi olabilecek bir yapı daha var.

Uluslararası spor federasyonlarında görev almış Türk spor adamlarının da ülkemizin organizasyon adaylıklarında, tanıtımında büyük desteği oluyor. Her gidilen toplantı ya da katılınan faaliyette Türkiye'yi temsil eden herbiri kendi branşında üst düzeyde yeralan bu kişilerin biraraya geldiği bir çatı kursak ve bu çatı tıpkı bir NGO ( Nongovernmental Organization - Sivil Toplum Kuruluşu) şeklinde faaliyet gösterse, ülkemize büyük bir katkımız olur diye düşündüm.

Buradan hareketle ülkemizi uluslararası spor federasyonlarında temsil eden ya da etmiş dostlarımla iletişime geçtim ve bu konuyu kendilerine açtım. Hepsi de bana destek verdiler ve 2007 yılında benim başkanlığımda USAD'ı kurduk.

Yönetim Kurulu üyelerimiz arasında çok değerli spor adamlarımız var, Togay BAYATLI, Şenes ERZİK, Uğur ERDENER, Haluk TOYGARLI, Metin SERTOĞLU, Esat YILMAER başta olmak üzere birçok üst düzey spor adamı USAD'ı geliştiriyor ve büyütüyoruz.

Önümüzde ülkemiz adına dönülecek önemli bir viraj var. 2020 Olimpiyat Adaylığı.

Bu adaylığı ülkemize kazandırabilmek için biz de USAD olarak ülkemize elimizden gelen desteği veriyoruz.

12 Şubat 2013 Salı

Ömür Boyu Yoldaşım : Hastalıklar 3

Bratislava’dan döndükten sonra sevgili ağabeyim Kardiolog Dr. Atila Şamilgil’le konuştum. Bratislava’daki hastanede karşılaştığım acil servis doktorunun söylediklerini anlattım.

Atila ağabey biraz düşündükten sonra “ablasyon” dedikleri bu tedaviyi kayda değer buldu. Bu konuda bir adım atmaya ve araştırmaya başladık.

Önce kendisi çeşitli kontroller, kan tahlilleri ve elektrolar çekerek kapsamlı bir sağlık raporu hazırladı.

Bu raporu önce, eşimin Almanya’da yaşayan dayısı Dr. Ayhan Azizoğlu’na yolladık. Kendisinde bu konuda bize yardımcı olabilecek bir araştırma yapmasını rica ettik.

Kısa zaman sonra Ayhan ağabey bize kendisinin de bir dönem birlikte çalıştığı İsrailli bir kardiologla temasa geçtiğini ve benim raporlarımı ona yolladığını bildirdi. Bu doktor o dönemde İsrail’de benim rahatsızlığımla ilgili çalışmalar yapan bir hastanede çalışıyormuş. Sözkonusu doktor Ayhan ağabeye bana yardımcı olabileceğini söylemiş.

Zaman içerisinde İngiltere’den de dostlarımız araştırmalarımıza yardım ettiler ve çeşitli bilgiler verdiler.

Edindiğimiz bütün bilgileri Atila ağabeye iletiyor ve onun görüşlerini alıyorduk. Atila ağabeyin temel olarak üzerinde durduğu konu bu doktor ve kurumların sözkonusu operasyonu ne zamandır yaptıkları, elde ettikleri başarılı sonuçların yüzdesi idi.

Günler birbirini takip ediyor, bizim araştırmalarımız da devam ediyor ancak bir türlü içimize sinen sonucu alamıyorduk. 1996 yılının sonlarına gelmiştik. Bir gün Atila ağabey sevinçle beni aradı. Benim rahatsızlığımı ABD St.Louis Üniversitesi’nde Kardiolog olarak görev yapan kızı Melda ile konuşmuş olduğunu ve ondan da bu konuda araştırma yapmasını istediğini ve nihayet Melda’dan olumlu bir geri dönüş aldığını söyledi.

Bir yıl önce ve 1996 yılı boyunca birçok hasta üzerinde ablasyon uygulaması yapıldığını ve % 98 gibi çok yüksek bir başarı elde edildiğini öğrenmiş Melda.

Bu ablasyon operasyonu için hastanenin Kardiyoloji kürsüsünde 6 kişilik ayrı bir doktor ekibi oluşturulmuş. Ekibin başında ise babası da İtalya’da çok ünlü bir Kardiolog olan Dr. Antonelli isimli bir bayan hekim varmış.

Biz hemen benim dosyamı toparladık ve Melda’ya yolladık. Melda Dr. Antonelli’ye dosyamı iletmiş ve doktorun incelemesi sonucunda kaçağın (kalpteki elektrik kesintisinin) arka tarafta olduğunun, biraz zor ve uğraştırıcı olmakla birlikte operasyonun yapılabileceğinin ve başarılı sonuç alabileceklerinin müjdesini vermiş.

Bu haber beni, ailemi ve canım dostum Atila ağabeyi çok mutlu etti. Bundan sonra yapılacak şey süreci bir an evvel başlatmak ve operasyonu yaptırmaktı.

İlk iş gerekli yazışmaları yaptık, operasyon için randevu talebinde bulunduk, isteklerimizi belirttik. Tabii ki benimkine benzer sıkıntıları olan çok sayıda hasta olduğundan randevu için biraz beklememiz gerekti. Bir müddet sonra St. Louis Üniversite Hastanesi’nin hasta kabul merkezinden 1997 yılı Haziran ayı için randevu verilebileceği bilgisi geldi.

Melda’nın yardımları ile hemen gerekli kayıt işlemlerine başladık ve randevunun kesinleşmesini sağladık.

Bu seyahat için benimle beraber gelecek bir can yoldaşına ihtiyacım vardı. Her ne kadar o tarihlerde New York’ta yaşayan kızım Sedef ve damadım Yiğit bana destek olacaklarsa da İstanbul’dan itibaren yolculukta benimle birlikte olacak bir yakınım yanımda olmalıydı.

Normalde bu konuda hiçbir soru işaretine mahal vermeyecek şekilde Sermin ile giderdim. Ancak o dönemde kayınpederim Yahya bey çok ağır hasta idi ve Sermin’in onu yalnız bırakma şansı yoktu. İyi ki de Sermin benimle gelmemiş. Çünkü benim Amerika’da tedavi olduğum dönemde Yahya bey vefat etti, karım da babasının son anlarında onu yalnız bırakmamış oldu.

Hemen aklıma can dostum Tolga (Akgün) geldi. Askeri ortaokuldan beri beraber olduğum, yediğim içtiğim ayrı gitmeyen arkadaşım Tolga ile çok şükür ki hala ilk günkü gibi devam eden bir dostluğumuz var. Ankara’da yaşayan Tolga’yı arayıp konuyu kendisine ilettim ve benimle gelip gelemeyeceğini sordum. Kendisi bunun lafı bile olmayacağını ne zaman ne istersem benim yanımda olduğunu söyledi. Sevildiğini, yalnız olmadığını bilmek kadar insanı mutlu eden, moral veren hiçbir şey yok.

Neticede bir ameliyata, hem de yabancı bir ülkede yapılacak bir ameliyata gidiyorsunuz. Önce çok uzun bir uçak yolculuğu, bilmediğiniz bir ülke, başka bir dil, değişik bir kültür.

Tolga benim en yakın arkadaşım olmasının yanında, seyahat konularında da çok deneyimliydi, eski bir dışişleri görevlisi olarak zaman zaman ABD’de görev yapmıştı.  Ayrıca bir dönem THY Yönetim Kurulu üyesi olarak da görev yaptığı için uçuşlarımızda da özel ilgi gördük.

Bu arada şunu da belirtmek isterim. O dönemde Ablasyon operasyonu Türkiye’de de yapılmaya başlamıştı. Ancak henüz çok yeniydi ve deneme yanılma yöntemi ile ilerliyordu işler. Ancak 2000’li yıllardan itibaren büyük bir gelişme oldu. Hemen hemen her hastanenin kardiyoloji servisinde ilgili bir birim var ve son derece başarılı neticeler alınıyor.

Nihayet yolculuk zamanı geldi. Tolga ile birlikte önce New York’a uçtuk. Kızım Sedef ve damadım Yiğit’in yanında birkaç gün kalıp onlarla zaman geçirdik. Daha sonra Sedef’i de yanımıza alarak St. Louis’e uçtuk.

St.Louis’de bizi Melda (Şamilgil) havaalanında karşıladı. Bizi kendi evine götürdü, biraz sohbet istirahat ve daha sonra da bizi alıp daha önceden yer ayırtmış olduğu güzel bir otele götürdü.

Ertesi sabah erkenden Melda gelip bizi aldı ve hastaneye götürdü. O gün akşama kadar hastanede kaldım. Kan tahlilleri, muayeneler, elektrolar ve çeşitli tetkikler yapıldı. Ayrıca biz gittiğimizde, henüz Norveç’ten gelmiş özel bir tetkik aleti denenmeye başlamıştı. Bir kez damardan girilip bütün sonuçları alabilen, hastayı çok fazla zorlamayan bu aleti Norveçli teknisyen benim üzerimde de kullandı ve doktorların istedikleri sonuçları kısa sürede elde etti.

Bu vesileyle şöyle de bir bilgi öğrendik. Dünyada yeni sağlık cihazı geliştiren ülkeler bu cihazları A.B.D’ne kiralıyorlar ve eşdeğeri eski cihazı da ucuz bir fiyata satın alıp ihtiyacı olan başka ülkelere kiralıyorlarmış.

O gün sağolsun sevgili Melda kardeşim de bizimle beraber kaldı, bizi hiç yalnız bırakmadı, süreci takip ederek bizi bilgilendirdi. Akşamüstü bütün tetkikler ve raporların eklenmiş olduğu büyük bir dosyayı alıp “ablasyon” ekibinin Başkanı Dr. Antonelli’yi gördük. Dr. Antonelli hem dosyayı inceledi hem de beni detaylı bir muayene etti ve “yarın operasyonu yapabiliriz” dedi. Şu an itibariyle kullandığın bütün ilaçları bırak ve operasyondan sonra da hiçbir taşikardi ilacına ihtiyacın olmayacak dedi.

Bu moralle hastaneden çıktık ve otelimize gittik. O akşam ben, Tolga, Sedef, Melda ve eşi hep birlikte güzel bir yemek yedik. Akşam dönüşte odamda kendi kendime ertesi günü ve hayatımda yapacağı olumlu değişikliği düşündüm.

Sabah saat 7’de kalktık hastaneye gitmek üzere hazırlandık. Biraz sonra Melda ve Sedef geldiler, hep beraber hastaneye gittik. Hastanede ameliyat yapılacak bölüme geçtiğimde Dr. Antonelli beni karşıladı ve operasyonu yürüteceği ekiple tanıştırdı. Hepsi de 40 yaşından genç, sevimli, dinamik ve son derece güven veren güzel insanlardı.  Dr. Antonelli sağolsun Melda’nın da bu operasyon sırasında yanımda kalmasına müsaade etti.

Üstünde hastayı bağlamak için kullanılan bir sürü kayışın olduğu ameliyat masasına yattım. Bir doktorun damarıma iğne yaptığını hissettim sonrasını hatırlamıyorum.

Bu operasyon toplam 8 saat kadar sürmüş. Dr. Antonelli'nin raporlarımı ilk incelediğinde de söylediği gibi sorunlu damar arka tarafta olduğu için onları çok oyalamış ve zorlamış. Bu arada sağ kolumu bağladıkları kayış çırpınışlarımla kopmuş yeniden bağlamışlar.

İşlem bittikten sonra ayılmam için beni aldıkları odada gözümü açtığımda karşımda ilk olarak kızımı, Tolga’yı ve Melda’yı gördüm.

Melda bana, “gözünüz aydın Atilla ağabey, operasyon çok başarılı geçti artık taşikardi ile hiçbir ilgin kalmadı” dedi. Bu operasyonun başarılı olup olmadığının tetkiki için ameliyat sonrasında hastaya özel bir yöntemle taşikardi yaptırıyorlarmış ancak çok şükür ki bende hiçbir tepkime olmamış.

Bu güzel haberi aldıktan sonra ilk yaptığım şey, Bodrum yöresine ait, benim de çok sevdiğim Çökertme türküsünü söylemek oldu. Ben ne zaman neşelensem, mutlu olsam bu şarkıyı söylerim çünkü.

1951 yılından beri hayatımda olan, can yoldaşım Taşikardi ile 1997 senesinin Haziran ayında ayrıldık.

O gece hastanede kaldım. Melda da sağolsun başucumda oturdu beni bırakmadı.

Ertesi sabah Dr. Antonelli viziteye geldi, son kontrollerimi yaptı ve herşeyin yolunda olduğunu söyleyerek beni taburcu etti.

Yürüyerek girdiğim hastaneden yine yürüyerek ve de şifamı bulmuş olarak çıkabilmek beni son derece mutlu etti. Bu operasyondaki tek fiziksel hasar kateterleri taktıkları bölgelerdeki şişliklerdi ve onlar bile 1 ay içinde kaybolup gittiler.

Bunu bana öneren başta Slovakya’daki doktora, canım ağabeyim, dostum, yol göstericim rahmetli Dr. Atila Şamilgil’e, beni kendi babasından ayırmayan sevgili Dr. Melda Şamilgil’e, hayat boyu dostum, yoldaşım Sevgili Tolga Akgün’e ve biricik kızım Sedef ile onun sevgili eşi, damadım, oğlum Yiğit’e, ve hayatıma girdiği ilk andan itibaren en büyük destekçim, her zaman yanımda olan beni sonsuz sevgisi ve desteği ile sarmalayan biricik eşim Sermin'e sonsuz teşekkürler. En zor günlerimde bana verdikleri desteği hayat boyu hatırlayacağım.

Çökertme türküsü için tıklayınız. 

Görsel buradan alınmıştır.

4 Şubat 2013 Pazartesi

Ömür Boyu Yoldaşım : Hastalıklar 2

Sermin ile birlikte 2005'teki Şirince gezimiz

1951’den 1997’ye kadar olan süre boyunca tıptaki gelişmeleri kronik rahatsızlık çeken biri olarak yakından takip ettim, her yeni ilaçla rahatsızlığımın daha hızlı toparlanması mümkün oldu. Bir önceki yazıda anlatmaya başladığım Taşikardi hikayemin seyri ve yaşamıma etkisi ile ilgili biraz daha bilgi vermek isterim.

Almanya’da beni muayene eden doktorun verdiği Dociton tablet uzun zaman boyunca, benim için krizler sırasında ihtiyacım olan rahatlamayı sağlayan bir kurtarıcı oldu. Zaman içinde izoptin tablet ve iğne geliştirildi. Bilhassa izoptin iğne kriz başladığı zaman damardan yapıldığında çok çabuk rahatlama sağlayan başarılı bir ilaçtı. Bu iğne zaman içinde birçok kez başvurduğum iyi bir çözüm olmuştu.

Bu rahatsızlığın bana bir tek büyük faydası oldu. Can dostum hatta manevi ağabeyim diyebileceğim son derece mümtaz bir şahsiyeti hayatıma kattı. 70li yıllarda taşikardi krizlerim geldikçe Siyami Ersek Kalp ve Damar Hastanesi’ne giderdim. O dönemde Başhekim yardımcısı sonra da Başhekim olan Kardiolog Dr. Atila Şamilgil ile zaman içerisinde köklü bir dostluk geliştirdik. Atila ağabey ile her akşam mutlaka konuşurduk. Ben onu aramamışsam eğer o mutlaka beni arardı. Ailesine, dostlarına öneml veren son derece sevecen bir insandı. Başka bir yazıda ayrıca kendisinden ve ortak anılarımızdan bahsedeceğim ancak bizi tanıştıran Taşikardi olduğu için burada da kendisinden bahsetmek ve rahmet dilemek istedim.

Taşikardi ile özellikle İstanbul dışında ya da yabancı ülkelerde iken ciddi sıkıntılar yaşadım.

Bir seferinde 1980 yazı idi yanlış hatırlamıyorsam Bodrum’a tatile gitmiştik. Bir akşam otele döndüğümüzde çarpıntı başladı. Tabii o zamanlar Bodrum küçük bir sahil kasabası. En yakın hastane Muğla’da 80-90 km. mesafede. Otel yetkilileri hemen bir doktor çağırdı. Gelen doktor ne yazık ki tüm çabalarına rağmen taşikardiyi durduramadı. O dönemde yine telefon sıkıntı. Binbir güçlükle Dr. Atila ağabeye ulaştık ancak saatler geçmesine rağmen hiçbir şekilde olumlu bir gelişme olmadı. Nabzım 150 ile 200 arasında atıyor normal seyir olan 70’e düşüremiyorlar bir türlü.

O dönemde sadece Ali Şen’in günde 2 kez çalışan uçakları var ve onların da saati geçmiş durumda. Ben Ali Şen başkanı arayarak bana helikopter bulmasını ve İstanbul’a naklimi rica ettim.

Bu konuşmalar olurken bir yandan da Bursa’daki bana daha ilk kez taşikardi teşhisi koyan doktorumun tavsiyelerini yapıyorduk gözyuvarlarına baskı ve nefesi tutabildiğin kadar tutma. Nihayet bu girişim sonuç verdi ve 5 saatin sonunda nabzım normale döndü. Tabii böyle bir krizin tekrar yaşanması riskini göze alamadığımız için ertesi günü tatili yarıda kesip hemen İstanbul’a döndük.

Tüm bu yıllar boyunca görevlerim dolayısıyla sık sık yurtdışına çıkıyordum. Ömür boyu canyoldaşım taşikardi bana oralarda da oyunlar oynadı.

Bir keresinde 1994 baharında uçakla İstanbul’dan Cenevre’ye uçtuk. Oradan da trenle UEG toplantısının yapılacağı Lozan’a gidecektik. Uzun yıllar boyunca her toplantıya birlikte katıldığım kardeşim Prof. Dr. Metin Sayın ile beraberdik yine. Trenin kalkmasına tam 1 dakika kala çarpıntı başladı. Çeşitli yöntemler denememe rağmen kriz yavaşlamadı. Metin hemen giderek kondüktöre durumu anlattı. İsviçre malum toplu taşımalarının dakikliği ile meşhurdur. Ancak kondüktör hemen treni durdurdu hemen bir ambulans istedi. 10 dakika içinde biz ambulansla Cenevre’nin içindeki bir hastaneye götürüldük. Tren de bu süre boyunca en ufak bir rahatsızlık ya da şikayet belirtisi göstermeyen yolcularını alıp yola devam etti. Ben hastaneye geldiğimde herhangi bir müdahaleye gerek kalmadan nabzım düzeldi. Gün içinde daha geç bir saatte yine trenle Lozan’a gittik.

Taşikardiye ve bu yüzden başıma gelen olaylara o kadar alışmıştım ki bunlar gündelik rutinimin doğal bir parçası haline gelmişlerdi neredeyse.

İlerleyen yıllarda 1996 senesinde FIG Yönetim Kurulu toplantısına katılmak üzere Amerika’ya gitmiştim. O dönemde kızım Sedef de yeni evlenmiş ve eşi Yiğit ile birlikte New York’ta yaşıyorlardı. Toplantı sonrası bir iki gün de onlarla kaldım ve dönüş günü tam havaalaanına giderken yine çarpıntı başladı. Tabii apar topar hemen havaalanının yakınındaki bir hastaneye gittik. Orada hemen damardan isoptin yaptılar ve nabzım normale döndü. Ancak ABD sağlık kanunlarına göre hastaneye gelen bir kişi kısa bir zaman da olsa müşahede altında bekletiliyormuş. Neyse ki ucu ucuna uçağa yetiştim.

1996 yılında yine bir UEG Yönetim Kurulu toplantısı için Metin’le beraber Bratislava’ya gittik. Geceyarısını geçmişti ve artık uyumak üzereydim. Dışarısı kar yağışlı – 20 derece. Yollar yaklaşık 1 m. kar. Yine taşikardi başladı. Ancak dışarıdaki hava beni moral olarak da etkilemiş olacak ki ciddi bir panik başladı. Otel resepsiyonuna telefon ederek durumu bildirdik doktor istedik. O arada Metin sağolsun hemen evsahibi federasyonun başkanı sevgili dostum Jan Novak’ı da aradı. Doktorlar otel odasında uzun müddet uğraştılar ancak bir netice alınamadı. Hastaneye götürülmeme karar verdiler. Beni hemen bir sedyeye yatırdılar, yolların buzlu olması yüzünden uzun bir uğraş vererek hastayane gelebildik. Sevgili Jan bizi yalnız bırakmadı ve o da bizimle geldi.

Hastanenin nöbetçi doktoru geldi beni muayene ettikten sonra kendisinin aslında Kadın Doğum mütehassısı olduğunu ancak ihtisasını Viyana’da yaparken hastane nöbetlerinde sık sık taşikardi vakasıyla karşılaştığını ve 1 lt serumun için bazı rahatlatıcı ilaçlar koyarak beni yarım saat içinde düzelteceğini söyledi. Böylece ben biraz ferahladım moralim düzeldi. Tabii bu arada saat de sabaha karşı 3 olmuştu. Serumun bağlanmasından yaklaşık bir 20 dakika sonra hakikaten de nabzım normale döndü. Ancak doktor beni bırakmadı ve gece hastanede kaldım.

Aynı doktor ertesi sabah erkenden beni muayeneye gelerek bu sıkıntı ömür boyu çekmemin bir manası olmadığını, küçük bir operasyonla taşikardimin tedavi edilebileceğini söyledi. Ablasyon adı verilen bu işlem kasıktan girilerek tabiri caizse bu kısa devre yapan damarı bulup yakmak imiş. Doktor bey bu işlemin İsrail ve İngiltere’de yapıldığını ancak en iyi hekimlerin Amerika Birleşik Devletleri’nde olduğunu söyledi.

Böylece yeni bir umut ışığı oldu benim için.


29 Ocak 2013 Salı

Hayat Boyu Yoldaşım : Hastalıklar

Afyon’da ilkokula başladığım yıl benim için hayatımın sağlık anlamında da dönüm noktası olmuştu. Okulla birlikte arkadaşlarımdan aldığım mikroplar ya da okula gidip gelirken yolda soğuk almalarım sonucu sık sık hastalanıyordum.

Birinci sınıfın ortalarında Kuşpalazı (difteri)’na yakalandım. Ölümcül bir hastalık olan Kuşpalazı yaşımın küçüklüğü de eklenince beni çok sarstı. Uzun bir tedavi döneminden sonra iyileşebildim.  Bu ağır rahatsızlığın ilerleyen yıllarda bende ne gibi yan etkileri olabileceğini ne ben ne de ailem bilebiliyorduk.  İyileşmem hepimize yetmiş ve hepimiz çok mutlu olmuştuk.

Afyon’dan sonra babacığımın tayini dolayısıyla Gaziantep’in kazası olan Nizib’e gittik. O yıl ilkokul üçüncü sınıfa geçmiştim.  Bir gün sol kasığımda bir şişlik belirdi. Arasıra beni rahatsız ediyordu. Bir müddet sonra dayanamayıp bunu babam söyledim. Hemen doktora gittik ve yapılan muayenede fıtık teşhisi konuldu. Önce kasıkbağı kullanılacak sonra da ameliyat olacak dendi.  Afyon’da oturduğumuz evimiz Afyon kalesine yakındı ve biz bütün çocuklar boş zamanlarımızda bağırış çağırış kaleye tırmanır sonra da paldır küldür yuvarlanarak inerdik, fıtığın burada çıkmış olabileceği söylendi.

Ben bir müddet kasıkbağı kullandıktan sonra o yaz Gaziantep hastanesinde ameliyat oldum. Bu benim hayatım boyu neredeyse kapı komşu olacağım hastane ile ilk tanışmamdı.

O yıllarda tıp bugünkü kadar gelişmemişti. Narkoz henüz ülkemizde bilinmiyordu. Tek bayıltma yöntemi eterdi. Bunu yaşamayan bilmez. Böyle bayılacağına insan kafasına odunla vurup bayıltsalar insanı daha iyi. Bayıltılacak hastanın kafasına bir eter torbası geçiriyorlardı. Eterin kokusu o kadar korkunçtur ki insan nefes alıp o kokuyu solumak istemez. Ama çaresiz eninde sonunda nefes alırsınız. Bende de aynı böyle oldu. Uzunca bir zaman direndim ama sonunda yenik düştüm ve nefes aldım. Eteri ilk kokladığım an da bayılmış gitmişim. Sonrasında odada yatakta gözümü açtım ve ameliyat olmuş bitmişti. Annem babam başucumda kendimi huzurlu ve güvenli hissediyordum.

Derken ameliyat yeri öyle ağrımaya başladı ki dayanılır gibi değil. Arkasından müthiş bir susuzluk hissi başgösterdi. Mevsim yaz, Antep sıcaktan kavruluyor, su istiyorum "en az 24 saat su içemezsin" diyorlar. Eterin böyle bir etkisi var yakıp kavuruyor insanı, dudaklarım parça parça oldu, doktorların tavsiyesi ile pamuğu suya batırıp dudaklarıma sürüyorlar o kadar. O ızdırabı hayatım boyunca unutmadım. O kadar perişandım ki doktor beni kontrole geldiği zaman “bana niye su vermiyorsunuz, sizin Allahtan korkunuz yok mu?” diyecek kadar kendimden geçmiştim.

O yaz bu hastalığın tedavisi ile geçti. Önce dikişlerim alındı, sonra da uzun bir istirahat dönemi salık verildi. Böylece sağlık yönünden hayatımın ikinci sillesini de yemiş oldum.

Babamın emekli olmasıyla birlikte Gaziantep yıllarımız bitmiş ve Bursa’daki yaşamımız başlamıştı.

İlkokul beşinci sınıfı Bursa’da okuyordum. O yıl önce kızamık oldum. Benden sonra da kızkardeşim Ülkü. Hiç unutmam rahmetli babacığım evde otururken oyalanayım diye bana ilk defa gazete getirdi. Hürriyet gazetesi.  Babamın bu jesti beni son derece duygulandırdı. Şahsıma gazete alınması benim artık babamın gözünde çocukluktan çıktığımı gösteriyordu, bu his beni mutlu etti, kendimi yetişkin bir erkek gibi hissetmemi sağladı.

Aradan 2 ay geçmemişti ki bu sefer de suçiçeğine yakalandım. İtiraf etmeliyim ki hastalıklar bünyemi sarsmasına rağmen hem annemin, babamın ve kızkardeşimin sıcak yaklaşımları, hem de okula gitmeyip evde istirahat etmek çok hoşuma gidiyordu.

İlkokulu bitirip ortaokula geçtiğim günlerde mahallede arkadaşlarımla top oynarken birden kalbim hızlı hızlı çarpmaya başladı. Ne olduğumu şaşırdım ve çok korktum, hemen eve geldim. Annem ve babam da bendeki bu hale çok şaşırdılar. Uzunca bir süre o şekilde çarpıntı devam etti ve bir anda kendiliğinden düzeldi. Böyle bir durumla ailece ilk kez karşılaşmıştık. Ertesi gün babam mahallemizdeki bir doktor komşumuza götürdü beni. Tabii ki doktor bey beni o halde görmediği için sadece anlattıklarımıza bakarak bir yorum yapabildi. Anlattığımız rahatsızlığın taşikardi denilen bir rahatsızlık olduğunu, çok önemli olmamakla birlikte böyle bir durum yaşandığı an hemen sırtüstü yatarak mümkünse ayaklarımı da kalbimden daha yükseğe kaldırarak çarpıntının geçmesini beklememi söyledi. Ayrıca bu kriz anlarında yere yatmış beklerken burnumu elimle kapatıp bir müddet nefesimi tutmamı ya da parmaklarımla gözbebeklerime baskı uygulamamı ya da boyun atardamarımı baskılamamı önerdi.

Böylece hayatıma yeni bir şey girmiş oldu. Yılda birkaç kez tekrarlanan bu ataklara alışmıştım artık ve doktor beyin tavsiyeleri doğrultusunda hareket ederek çarpıntıların geçmesini bekliyordum.

Bu olayı 1951 yılından 1997 yılına kadar yaşadım. Askeri okul yıllarımda da ara ara bu durumu yaşadım ve birgün kendisi de doktor olan yüzbaşıma bu rahatsızlığın sebebini sordum. Müsait bir zamanında revire gel sana izah edeyim dedi. Gerçekten de birkaç gün sonra yüzbaşımın yanına revire gittiğimde benimle uzun uzun konuştu, daha önce geçirdiğim rahatsızlıklarımı sordu. Afyon’da geçirdiğim difteriyi söyleyince bu taşikardinin bana muhtemelen difterinin hediyesi olduğunu söyledi. Taşikardiyi basit şekliyle şöyle tarif edebilrim, hani otomobil kablolarının üzerinde kaplı plastik sıyrılınca aradan elektrik kaçağı olur. Aynı şekilde kalbe elektrik taşıyan sinirlerde de buna benzer bir arıza oluyor, zaman zaman kaçak yaparak kalbi fazlaca yoruyor ve nabız 150-200 arasında atıyor. Bu da insanı çok yoruyor, uzuvların gereksiz yere daha çok çalışmasına ve yorulmasına sebep oluyor. Bilhassa böbrekler çok ciddi şekilde yıpranıyor, sürekli tuvalet ihtiyacı oluyor. Ancak bu hastalık öyle enteresan bir yapıya sahip ki, geçtiği an hiçbir şey olmamış gibi hayatınıza kaldığınız yerden devam edebiliyorsunuz.

Doktor yüzbaşımdan bu bilgileri almıştım ve hastalığımla beraber yaşamaya da alışmıştım. Aradan yıllar geçti ara ara taşikardi krizleri yaşıyor ve gösterilen şekilde hareket ederek krizleri atlatıyordum. Derken üniversite yaşamı, sonrasında iş kurma koşturmacaları içinde 1970li yılları buldum. Bu arada 1969 yılında eşim Sermin’le evlendim. İş yaşamımda yavaş yavaş gelişiyor, para kazanmaya başlıyordum. Yedek parça dükkanımdan sonra Kızıltoprak’ta bir Ford-Anadol servisi açmıştım. Gece demeden gündüz demeden hırsla, azimle çalışıyordum.

Kendime 0 km bir Anadol almıştım ve 1970 yazında bir arkadaşımla birlikte 15 günlüğüne Avrupa’ya gitmeye karar verdik. Bulgaristan, (o zamanlar) Yugoslavya, Avusturya ve derken Almanya Münih’te birkaç gün kaldıktan sonra dayım Lütfü Güngör’ün o sırada Marburg’da Fizik okuyan oğlu, kuzenim Doğan'ın yanına geçtik. Hemen hemen bir hafta da orada kaldık. Bu arada bu taşikardi konusu gündeme gelince kuzenim beni Marburg Üniversitesi’nin Kardiyoloji Bölüm Başkanı Prof. Wolfgang’a götürdü. Çekilen elektronun incelenmesi sonunda Profesör bana merak edilecek hiçbir şey olmadığını, rahatsızlığımın en hafif türde seyreden ve kendisinin bulduğu ve adını verdiği Wolff Parkinson White syndrome denen bir tür olduğunu söyledi. Bana o gün ilk kez ismini duyduğum bir ilaçtan bahsetti “betabloker” etkisi gösteren bu ilaç nabzı düzene sokuyor ve taşikardi krizlerini azaltıyordu.  Bana Dociton isimli bir ilaç verdi ve hergün 4 eşit parçaya bölerek kullanmamı söyledi. Bu doktor ziyareti ve teşhis sayesinde kendime bir koruyucu kalkan bulmuş oldum. Almanya’dan daha mutlu ve huzurlu bir şekilde döndüm. Tıptaki gelişmeler çocukluğumdan beri çektiğim bu rahatsızlığı daha hafif yaşamama yardım edecek ilaçlar bulmuştu.