29 Ocak 2013 Salı

Hayat Boyu Yoldaşım : Hastalıklar

Afyon’da ilkokula başladığım yıl benim için hayatımın sağlık anlamında da dönüm noktası olmuştu. Okulla birlikte arkadaşlarımdan aldığım mikroplar ya da okula gidip gelirken yolda soğuk almalarım sonucu sık sık hastalanıyordum.

Birinci sınıfın ortalarında Kuşpalazı (difteri)’na yakalandım. Ölümcül bir hastalık olan Kuşpalazı yaşımın küçüklüğü de eklenince beni çok sarstı. Uzun bir tedavi döneminden sonra iyileşebildim.  Bu ağır rahatsızlığın ilerleyen yıllarda bende ne gibi yan etkileri olabileceğini ne ben ne de ailem bilebiliyorduk.  İyileşmem hepimize yetmiş ve hepimiz çok mutlu olmuştuk.

Afyon’dan sonra babacığımın tayini dolayısıyla Gaziantep’in kazası olan Nizib’e gittik. O yıl ilkokul üçüncü sınıfa geçmiştim.  Bir gün sol kasığımda bir şişlik belirdi. Arasıra beni rahatsız ediyordu. Bir müddet sonra dayanamayıp bunu babam söyledim. Hemen doktora gittik ve yapılan muayenede fıtık teşhisi konuldu. Önce kasıkbağı kullanılacak sonra da ameliyat olacak dendi.  Afyon’da oturduğumuz evimiz Afyon kalesine yakındı ve biz bütün çocuklar boş zamanlarımızda bağırış çağırış kaleye tırmanır sonra da paldır küldür yuvarlanarak inerdik, fıtığın burada çıkmış olabileceği söylendi.

Ben bir müddet kasıkbağı kullandıktan sonra o yaz Gaziantep hastanesinde ameliyat oldum. Bu benim hayatım boyu neredeyse kapı komşu olacağım hastane ile ilk tanışmamdı.

O yıllarda tıp bugünkü kadar gelişmemişti. Narkoz henüz ülkemizde bilinmiyordu. Tek bayıltma yöntemi eterdi. Bunu yaşamayan bilmez. Böyle bayılacağına insan kafasına odunla vurup bayıltsalar insanı daha iyi. Bayıltılacak hastanın kafasına bir eter torbası geçiriyorlardı. Eterin kokusu o kadar korkunçtur ki insan nefes alıp o kokuyu solumak istemez. Ama çaresiz eninde sonunda nefes alırsınız. Bende de aynı böyle oldu. Uzunca bir zaman direndim ama sonunda yenik düştüm ve nefes aldım. Eteri ilk kokladığım an da bayılmış gitmişim. Sonrasında odada yatakta gözümü açtım ve ameliyat olmuş bitmişti. Annem babam başucumda kendimi huzurlu ve güvenli hissediyordum.

Derken ameliyat yeri öyle ağrımaya başladı ki dayanılır gibi değil. Arkasından müthiş bir susuzluk hissi başgösterdi. Mevsim yaz, Antep sıcaktan kavruluyor, su istiyorum "en az 24 saat su içemezsin" diyorlar. Eterin böyle bir etkisi var yakıp kavuruyor insanı, dudaklarım parça parça oldu, doktorların tavsiyesi ile pamuğu suya batırıp dudaklarıma sürüyorlar o kadar. O ızdırabı hayatım boyunca unutmadım. O kadar perişandım ki doktor beni kontrole geldiği zaman “bana niye su vermiyorsunuz, sizin Allahtan korkunuz yok mu?” diyecek kadar kendimden geçmiştim.

O yaz bu hastalığın tedavisi ile geçti. Önce dikişlerim alındı, sonra da uzun bir istirahat dönemi salık verildi. Böylece sağlık yönünden hayatımın ikinci sillesini de yemiş oldum.

Babamın emekli olmasıyla birlikte Gaziantep yıllarımız bitmiş ve Bursa’daki yaşamımız başlamıştı.

İlkokul beşinci sınıfı Bursa’da okuyordum. O yıl önce kızamık oldum. Benden sonra da kızkardeşim Ülkü. Hiç unutmam rahmetli babacığım evde otururken oyalanayım diye bana ilk defa gazete getirdi. Hürriyet gazetesi.  Babamın bu jesti beni son derece duygulandırdı. Şahsıma gazete alınması benim artık babamın gözünde çocukluktan çıktığımı gösteriyordu, bu his beni mutlu etti, kendimi yetişkin bir erkek gibi hissetmemi sağladı.

Aradan 2 ay geçmemişti ki bu sefer de suçiçeğine yakalandım. İtiraf etmeliyim ki hastalıklar bünyemi sarsmasına rağmen hem annemin, babamın ve kızkardeşimin sıcak yaklaşımları, hem de okula gitmeyip evde istirahat etmek çok hoşuma gidiyordu.

İlkokulu bitirip ortaokula geçtiğim günlerde mahallede arkadaşlarımla top oynarken birden kalbim hızlı hızlı çarpmaya başladı. Ne olduğumu şaşırdım ve çok korktum, hemen eve geldim. Annem ve babam da bendeki bu hale çok şaşırdılar. Uzunca bir süre o şekilde çarpıntı devam etti ve bir anda kendiliğinden düzeldi. Böyle bir durumla ailece ilk kez karşılaşmıştık. Ertesi gün babam mahallemizdeki bir doktor komşumuza götürdü beni. Tabii ki doktor bey beni o halde görmediği için sadece anlattıklarımıza bakarak bir yorum yapabildi. Anlattığımız rahatsızlığın taşikardi denilen bir rahatsızlık olduğunu, çok önemli olmamakla birlikte böyle bir durum yaşandığı an hemen sırtüstü yatarak mümkünse ayaklarımı da kalbimden daha yükseğe kaldırarak çarpıntının geçmesini beklememi söyledi. Ayrıca bu kriz anlarında yere yatmış beklerken burnumu elimle kapatıp bir müddet nefesimi tutmamı ya da parmaklarımla gözbebeklerime baskı uygulamamı ya da boyun atardamarımı baskılamamı önerdi.

Böylece hayatıma yeni bir şey girmiş oldu. Yılda birkaç kez tekrarlanan bu ataklara alışmıştım artık ve doktor beyin tavsiyeleri doğrultusunda hareket ederek çarpıntıların geçmesini bekliyordum.

Bu olayı 1951 yılından 1997 yılına kadar yaşadım. Askeri okul yıllarımda da ara ara bu durumu yaşadım ve birgün kendisi de doktor olan yüzbaşıma bu rahatsızlığın sebebini sordum. Müsait bir zamanında revire gel sana izah edeyim dedi. Gerçekten de birkaç gün sonra yüzbaşımın yanına revire gittiğimde benimle uzun uzun konuştu, daha önce geçirdiğim rahatsızlıklarımı sordu. Afyon’da geçirdiğim difteriyi söyleyince bu taşikardinin bana muhtemelen difterinin hediyesi olduğunu söyledi. Taşikardiyi basit şekliyle şöyle tarif edebilrim, hani otomobil kablolarının üzerinde kaplı plastik sıyrılınca aradan elektrik kaçağı olur. Aynı şekilde kalbe elektrik taşıyan sinirlerde de buna benzer bir arıza oluyor, zaman zaman kaçak yaparak kalbi fazlaca yoruyor ve nabız 150-200 arasında atıyor. Bu da insanı çok yoruyor, uzuvların gereksiz yere daha çok çalışmasına ve yorulmasına sebep oluyor. Bilhassa böbrekler çok ciddi şekilde yıpranıyor, sürekli tuvalet ihtiyacı oluyor. Ancak bu hastalık öyle enteresan bir yapıya sahip ki, geçtiği an hiçbir şey olmamış gibi hayatınıza kaldığınız yerden devam edebiliyorsunuz.

Doktor yüzbaşımdan bu bilgileri almıştım ve hastalığımla beraber yaşamaya da alışmıştım. Aradan yıllar geçti ara ara taşikardi krizleri yaşıyor ve gösterilen şekilde hareket ederek krizleri atlatıyordum. Derken üniversite yaşamı, sonrasında iş kurma koşturmacaları içinde 1970li yılları buldum. Bu arada 1969 yılında eşim Sermin’le evlendim. İş yaşamımda yavaş yavaş gelişiyor, para kazanmaya başlıyordum. Yedek parça dükkanımdan sonra Kızıltoprak’ta bir Ford-Anadol servisi açmıştım. Gece demeden gündüz demeden hırsla, azimle çalışıyordum.

Kendime 0 km bir Anadol almıştım ve 1970 yazında bir arkadaşımla birlikte 15 günlüğüne Avrupa’ya gitmeye karar verdik. Bulgaristan, (o zamanlar) Yugoslavya, Avusturya ve derken Almanya Münih’te birkaç gün kaldıktan sonra dayım Lütfü Güngör’ün o sırada Marburg’da Fizik okuyan oğlu, kuzenim Doğan'ın yanına geçtik. Hemen hemen bir hafta da orada kaldık. Bu arada bu taşikardi konusu gündeme gelince kuzenim beni Marburg Üniversitesi’nin Kardiyoloji Bölüm Başkanı Prof. Wolfgang’a götürdü. Çekilen elektronun incelenmesi sonunda Profesör bana merak edilecek hiçbir şey olmadığını, rahatsızlığımın en hafif türde seyreden ve kendisinin bulduğu ve adını verdiği Wolff Parkinson White syndrome denen bir tür olduğunu söyledi. Bana o gün ilk kez ismini duyduğum bir ilaçtan bahsetti “betabloker” etkisi gösteren bu ilaç nabzı düzene sokuyor ve taşikardi krizlerini azaltıyordu.  Bana Dociton isimli bir ilaç verdi ve hergün 4 eşit parçaya bölerek kullanmamı söyledi. Bu doktor ziyareti ve teşhis sayesinde kendime bir koruyucu kalkan bulmuş oldum. Almanya’dan daha mutlu ve huzurlu bir şekilde döndüm. Tıptaki gelişmeler çocukluğumdan beri çektiğim bu rahatsızlığı daha hafif yaşamama yardım edecek ilaçlar bulmuştu.

21 Ocak 2013 Pazartesi

Hayat Hikayem : 4

1976 senesinde mülkünü üstüme aldığım ilk dükkana babamın yaptığı ziyaret sırasında verdiği "siftah" parası

Hayatta en çok önem verdiğim şey istikrardır. Yani “devamlılık.”

İnsan başladığı işi mutlaka düşünmeli, alacağı bir malı satın almadan önce iyice düşünüp tartmalıdır.

Çabuk değiştirilen işten, yerden, eşten, maldan hayır gelmez.

Öncelikle şunu söylemek isterim; hangi iş kolu olursa olsun önem verip üstüne düştüğün takdirde, o iş zaman içinde gelişip seni iyi yerlere taşıyabilir. Size dost, müşteri, para ve daha da önemlisi deneyim kazandırır.

Atalarımızın çok sevdiğim bir sözü vardır, kişi kendi çukurunda büyür. Farklı farklı yerlerde kazdığınız bir sürü küçük çukurlar size ileride idaresi çok zor kurumlar, işletmeler olarak geri dönerler.

İş hayatıma yedek parça satıcısı olarak başladım. Çok küçük bir dükkan, az bir sermaye ve bir çoğu da borçla alınmış çeşitli mallar.

Karar verip aldıktan sonra iş tabii ki bana kaldı. İşi çok iyi bilmiyorum, sermayem yok, müşteri piyasam yok. Ama içimde sönmeyen bir arzu, bitmek bilmeyen bir çalışma isteği. 

Tabii ki en önemlisi de kararlılık.

Bir hafta öylece ne yapacağımı, nasıl yapacağımı hem düşünüp hem de öğrenerek geçti. Kendimi bu konuda geliştirmeliydim. Çünkü ben asker olarak yetiştirilmiş, fikren ve ruhen buna hazırlanmış bir insandım. 20-21.Mayıs olayları sonucunda tüm diğer sınıf arkadaşlarım gibi okuldan uzaklaştırılmıştım. Subay olmayı beklerden birden kendimizi sivil hayatta bulduk. Olaylarla hiçbir ilgimiz olmamasına rağmen 1453 Harp okulu öğrencisi istisnasız okuldan atılmıştı.

Bu olay bizim için olduğu kadar ailelerimiz için de her yönden büyük bir yıkım olmuştu. 

Geleceğimiz bir anda yerle bir olmuştu.

Komik bir anımı anlatmak isterim.

Talebeyken haftasonu yakınları olanlara bir akşam “evci” çıkma izni verilirdi. Benim de bir yakınım Ankara’da Cebeci’de oturduğu için bu haktan faydalanıyordum. Her hafta izinli geldiğim zaman evin hanımı yani teyzemin komşularından kızları olanların bana nişan tekliflerini alıyordum. Gençlik hali tabii bu durum benim de çok hoşuma gidiyordu. Ancak teyzeme henüz talebe olduğumu Harp Okulu’nu bitirip subay olmadan önce evliliği düşünmediğimi söylüyordum.

21.Mayıs olaylarından sonra bizi harp okulundan çıkarıp ortaya bıraktıklarında ne kız kaldı ortada ne de yüzümüze bakan kaldı.

İnsan böyle olaylardan büyük dersler çıkarıyor.

Bu yaşadıklarım da beni hırslandırdı. Kolay olan memuriyeti seçmek yerine ticareti tercih ettim. İşte şimdi dükkanını almış, borçlanmış bir adam olarak mutlaka başarılı olmak mecburiyetim vardı. 

Zaten küçük yaştan beri ticarete isteğim de becerim de vardı. İlkokulu bitirdiğim yıl babacığımı ikna edip karpuz alıp mahallede sergi açıp onları satmayı kafama koymuştum. Babam sağolsun beni kırmadı. Küçük bir sermaye vererek bu hevesimi gerçekleştirmeme yardım etti.

Parayı aldığım gün Bursa’da toptan karpuz satmaya gelen köylülerin bulunduğu yere gittim. İlk olarak sermayem kadar, 2 küfeye sığacak karpuz aldım. Oradan taşıyıcı ile anlaşarak küfeleri bir eşeğe sağlı sollu bağladık ve mahallemize getirdim. Evimizin karşısında sergi yapacak kadar boşluk olan yere, altına otlar, etrafına taşlar dizerek küçük bir karpuz sergisi açtım. Yanıma da benden küçük Hüseyin isimli sempatik bir arkadaşı yardımcı aldım.
O gün sergimde karpuzlar satılmaya başlandı. Bu girişimim mahalle halkının da hoşuna gittiği için herkes bana destek oldu. Haftanın sonunda karpuzların çoğu satılmış, geriye sadece yamuk yumuk ufak karpuzlar kalmıştı. Onları da sermayesine babama sattım.
Bu iş babamın da benim de çok hoşumuza gitmişti. O yaz böyle sürüp gitti. Ben az da olsa ticaretin tadını almış oldum. Bir sonraki sene işi biraz daha geliştirmeye, biraz daha fazla para kazanmaya karar verdim. Mahallede bir arkadaşım kapalı çarşıda tezgah açmış, çorap mendil vs satıyordu. Önceleri onu izledim. Baktım ki ben de yapabilirim. Kendisine onda olan çorap ve mendillerden birazını bana verirse satabileceğimi söyledim. O da kabul etti. O hafta beraber çok güzel iş yaptık. Kapalıçarşı her zaman kalabalık olduğu için ve insanlar biz iki küçük çocuğa destek olmak için mallarımızı alıyorlardı. O ay öyle geçti. Ben de malları kendim temin edip satmayı kafaya koydum. Bunu yapabilirsem daha çok para kazanabilirdim. Bir ayda biriktirdiğim paramı yanıma aldım ve arkadaşımla beraber İstanbul’a geldim. Toptancımız Mahmutpaşa’da dükkanı olan Musevi bir vatandaşımızdı. Mallarımızı aldık ve Bursa’ya döndük. O hafta mallarımın hepsini sattım. Bu sefer İstanbul’a yalnız gidiyor, malımı alıyor ve geri dönüyordum.

Son gidişimde o dükkan sahibi Musevi bey bana, “sen iyi bir çocuğa benziyorsun, her hafta bana gelerek zaman kaybetme, ben sana kredi açayım, sen istediğin kadar mal al, sat sonra paramı bana getir” dedi.

Bu bana öyle büyük bir güven verdi ki ne diyeceğimi bilemedim. Beyefendinin dediği gibi yaptık ve o yaz öyle geçti. Kazandığım para ile eve bile yardım ediyordum. Anneme İstanbul’dan ufak tefek hediyeler alıyordum. İşte benim ticaretle olan sevgi bağım böyle kurulmuş oldu.

14 Ocak 2013 Pazartesi

Hayat Hikayem : 3

Hayata başladığım ilkokul yıllarından bu yana yaşadıklarım,  bir zincirin halkası gibi birbirine eklenerek beni bugünlere getirdi.

İnsanlar kimin çocuğu olduğunu, kaderlerinin ailenin yapısıyla şekilleneceğini düşünürken, hayat rüzgarı insanı alıp öyle bir yere götürüyor ki insan bunu ancak benim yaşıma geldiğinde idrak edebiliyor.

Okuduğun okullarda edindiğin arkadaşlarla başlıyor kaderin. Yıllar insanları dost olmaya, birşeyleri paylaşmaya hazırlıyor. Hele de benim gibi ortaokuldan itibaren üniversite yıllarına kadar yatılı okulda ömür geçirdiysen arkadaşlar hayatındaki en önemli kişiler oluyor. Bu insanın ailesinden çok farklı bir dünya oluşturmasını sağlıyor.

Hiç unutmam Mersin’de o zaman 3. Astsubay Hazırlama Ortaokulu’nun ilk gecesinde yat borusu çaldığı zaman içimde derin bir sızı olmuştu. Benim akranlarım ki, onlar Bursa’da idi. Babaları, anneleri, kardeşleri ile kendi yataklarında olduklarını aklıma getirdiğimde ne hale geldiğimi anlatamam.

O gün bana çok zor gelen yalnızlık ve ayrılık hislerinin ilerleyen yıllarda bana neler kazandıracağını hiç düşünemezdim.

Astsubay ortaokulu deyip geçmeyiniz. Ben o okulda öyle şeyler öğrendim ki bunlar ilerleyen yaşımda hep bana yol gösterici oldu.

O okulda eğitimi öğrendim. O yaşımda komuta etmeyi, dostluğu, paylaşmayı, eşitliği, kardeşliği, fedakarlığı, insanın arkadaşının ne kadar kıymetli olduğunu, dostuna güvenmeyi, istenirse birlikte nelerin başarılabileceğini gördüm.

Bu arada haylazlıklarımız yaramazlıklarımız, bazen gece etütlerinde sınıfı gürültüye boğduğumuz için yediğimiz cezalar da oluyordu. Nöbetçi amirin bize sert bir sesle sorduğu kim bu gürültünün sebebi sorusuna cevap vemeyerek hep beraber ceza almayı göze alırdık. Asla arkadaşlarımızı gammazlamamayı öğrendik. Bu belki basit bir şey olarak görülebilir. Ancak insanın ne olursa olsun arkadaşını satmaması gerektiğini işte biz taa o yaşlarda öğrendik.

Bu dediklerim 1953-1957 yılları arası dönemime denk gelir. Ortaokulda derslerim iyi gidiyordu, gerek arkadaşlarımla gerekse hocalarımla çok iyi ilişkiler kurmuştum. Bu sayede okulun Boru-Trampet takımının şefi oldum ( yani Tanbur Majör). Bu bana ayrı bir konum kazandırmıştı. Boru takımı 40 kişilik bir kadroya sahipti. Onlara komuta ediyor, hafta içi her gün dersten sonra eğitim yaptırıyordum.

Ortaokul yıllarım böylece süratle akıp geçti. Beni en çok etkileyen ise ortaokul üçüncü sınıfta iken okul komutanımız Albay Atıf Çetiner’in ölümü olmuştu. O yaşımda bu ölüm beni çok üzmüş ve etkilemişti.

Bu arada yeni bir Askeri Okullar kararı ile, astsubay ortaokullarını birinci, ikinci ve üçüncü olarak bitirenlerin sınıf okullarına değil de subay olarak yetiştirilmek üzere askeri okullara geçmesine hak sağlandı. O yıl benim bu hakkı elde etmem kolay görünmüyordu. Çünkü girdiğim bitirme imtihanlarının sonuçlarına göre ilk üçe girmem imkansız gibiydi. Son imtihanım olan fizik dersinde hocalarıma söyleyip beni sınıfta bırakmalarını böylece bir sonraki yıl okulu birincilikle bitirip subay olmak istediğimi söyledim. Netice de öyle oldu. Bu arada o dönemde gençliğin de etkisiyle bir kız arkadaş edinmiştim. Daha sonra askeri liseye geçtiğimde o insanla birlikte olma, evlenme hayallerim de ortadan kalktı.

O yıl okulumu birincilikle bitirip arzuma kavuşmuştum. Mezuniyetten sonra okulumuz beni Erzincan Askeri Lisesi’ne yollamıştı.

Astsubay olabilmek için girdiğim okulumdan, subay olma ihtimaline kavuştuğum Askeri liseye geçmiştim. Yepyeni bir yol, yeni bir istikbal, fakat bu arada da uzayacak tahsil hayatı.
Eğer sınıf okuluna gitseydim iki yıl sonra astsubay çavuş olarak hayata atılacaktım. Şimdi ise üç yıl lise, iki yıl harp okulu yani beş yıl sonra önce asteğmen sonra teğmen olma imkanına kavuşacaktım.

1959 yılı ve Erzincan.

Mersin’den sonra doğuda bir yıl. Yıllar önce çok büyük bir depremle sarsılmış, taş üstünde taş kalmamış. Geride sadece Almanların yaptığı bir tren istasyonu binası. O yeniden yapılanmış şehre gelince önceleri biraz ürktüm. Deprem sonrası yüzlerce ev yapılmış hepsi tek katlı ve bir örnek. Koca şehirde yalnız 2 sinema birisi Güneş diğeri de Asır sineması idi.
Bütün şehrin bizim okula kadar olan durak sayısı sadece 2 idi. Hastane, Postane, Dörtevler ve bizim okul. Bizden sonra da sadece 59.Top Alayı vardı. Askeri hastane de hemen onun yanında idi. Yalnız, sessiz, boynu bükük bir şehir. Şehre renk veren Askeri lise ile 59.Top Alayı idi. O yıllarda Erzincan’da hiçbir şey yok, fakir bir yer. En önemli gelir kaynakları bakırcılık ve bakır işlemeciliği idi.

Düşünebiliyor musunuz izine Bursa’ya veya İstanbul’a gidiyordum. Giderken o kadar renkli ve güzel bir gidiş. Erzincan sonra Sivas ve daha sonra Ankara, sırasıyla Eskişehir, Adapazarı ve ondan sonra gel keyfim gel. İstanbul’un Pendikten başlayarak geçtiğimiz kazaları ve Haydarpaşa. Yalnız yaşadığımız o küçük şehirden güzelim denizi, tarihi, birbirinden güzel kazaları ve Adaları. İnsanı hele de dışarıdan gelmiş bir insanı ayrı büyülüyordu.
Ama bir de izin bitip de dönüşe geçtiniz mi, şairin dediği gibi “yolculuk başladı” mı Haydarpaşa’dan, ilk aklınıza gelen şey bundan sonraki izin. Ona da en yakın 5 ay vardır. Zaman zaman neden bizi Çengelköy’deki Kuleli Askeri Lisesi’ne yollamadılar diye düşünürdüm.

Ama büyüklerimiz esasında iyi bir karar vermişler. Talabelerin doğuda doğmuş olanlarını Bursa Işıklar Askeri lisesine, benim gib batıda doğmuş olanlarını da Erzincan lisesine yolluyorlardı. Önceleri yalnız ve garip kaldığımız bu şehire çok çabuk alıştım. Buranın da ayrı güzellikleri vardı. Arkadaşlıklar daha farklı bir yapıda oluşuyordu. Daha bağlıydık birbirimize. Ayrıca spor imkanımız çok fazlaydı. Bu sayede güzel başarılar şampiyonluklar elde ettik. Dört sene boyunca askeri liselerarası spor bayramlarında bizim okulumuz hemen her branşta başarılı olmuştu. Kışın da cumartesi Pazar okulumuzun arkasındaki dağlarda kayak yapardık.



11 Ocak 2013 Cuma

Hayat Hikayem : 2

İlkokul diplomamı aldıktan sonra ilk olarak Beylerbeyi'nde bulunan Deniz Astsubay okuluna müracaat ettim. Dilekçeme 15 gün sonra olumlu cevap geldi ve ben de hemen Bursa'da sağlık muayenesine girdim. Ancak ciğer röntgenim dumanlı çıktığı için kaybettim.  Bu benim için büyük bir yıkım olmuştu. Tekrar muayene olabilmek için başka bir şehire gitmem gerekiyordu. Babam,  annem ve kardeşimle birlikte Balıkesir'deki Halim abilere gitmemi ve orada yeniden muayene olmama karar verdi. Ne yazık ki buradaki röntgenlerde de ciğerlerimin dumanlı olduğu tespit edildi.

Bursa'ya geri döndüğümüzde abim de İstanbul'dan izinli gelmişti. Benim çok üzgün olduğumu görünce kendisiyle beraber İstanbul'a götürmeyi ve bir kez de Haydarpaşa Askeri Hastanesi'nde muayene olmamı teklif etti. Benim için yeni bir ışık doğmuştu.  Ağabeyim ile birlikte İstanbul'a geldim. Haydarpaşa Askeri Hastanesi'ne askerlik şubesi vasıtasıyla başvurup muayeneye kabul istedik. Buradaki muayenelerden temiz çıkınca askeri okula girmeye hak kazandım.

15 gün sonra da gidip kaydımı Beylerbeyi Deniz Astsubay Hazırlama okuluna yaptırdım. Aradan birkaç gün geçmemişti ki beni sınıf subayı yanına çağırdı ve yaşımın 3 gün geçmiş olduğunu bu yüzden de okuldan ayrılmam gerektiğini söyledi. Sivillerimi giyip okuldan ayrıldım.

Ama inanılmaz üzülmüş, daha doğrusu yıkılmıştım. Elimde bavulum ağlayarak otobüs durağına geldim. Otobüs beklerken benim bu üzüntülü halimden etkilenmiş olan ve kendisi de orada otobüs bekleyen bir binbaşı yanıma yaklaştı ve "evladım neden ağlıyorsun?" diye sordu.

Ben de kendisine durumumu baştan itibaren anlattım. Binbaşı biraz düşündükten sonra bana "seni bizim Çengelköy'deki 3. Kara Astsubay Ortaokulu'na götürüp orada okumanı sağlasam ne dersin? " diye sordu. O anda hem şaşkınlıktan, hem de sevinçten dilim tutulmuş bir halde ne diyeceğimi diyemeden Binbaşı'ya bakakaldım.  Sadece kafamı olumlu anlamda sallayabildim.

Binbaşı ile birlikte gelen belediye otobüsüne bindik ve Çengelköy'de indik.  O zaman okul Kuleli Askeri Lisesi'nin üst kısmında idi. Dosyamı Deniz Astsubay okulundan bana verildiği şekliyle üstüne sadece bir ön dilekçe yazarak olduğu gibi Binbaşı'ya verdim.
3 saat içinde bütün yaşamım değişmişti. Denizci üniformasını çıkarıp Karacı üniformasını giymiştim. Dünyalar önce başıma yıkılmış sonra da yeniden önüme kapılar açılmıştı. Bendeki okuma sevgisini ve çaresizliğini gören bu iyi kalpli Binbaşı sonrada öğrendim ki okulun kayıt kabul başkanı imiş. O gün Beylerbeyi Deniz Astsubay okuluna da öğrenci bulmak için gelmiş meğerse. Deniz astsubay okulu kontenjanını doldurduğu için açıkta kalan öğrencileri kara astsubay okuluna sevkediyorlarmış. Bu binbaşının benim karşıma çıkması sonsuza dek kaybettiğimi sandığım fırsatı yeniden bana vermişti.
Üstelik bu öyle bir şanstı ki değerini çpk sonra anlayacaktım. Deniz Astsubay okulunda Askeri liseye geçme hakkı yoktu. Bu hak sadece Kara astsubay okuluna verilmişti.
Kahırdan lütuf doğar diye güzel bir söz vardır. Bunu ancak yaşanan olaylar yatışıp üstünden biraz zaman geçince daha iyi değerlendiriyor insanlar. Benim durumum da işte böyle olmuştu.

Aradan 1 ay geçmemişti ki bizim okul Mersin'e nakledildi. Böylece 1 ay sonunda bütün okul olarak yeni şehrimize taşındık.

9 Ocak 2013 Çarşamba

Hayat Hikayem : 1

1939 senesinin Ramazan Bayramı'nın ilk günü sabahı Kütahya'da doğmuşum.  Ufak yaştan itibaren musikiye, spora hevesim vardı, bunların ardından da okumak geliyordu. İlkokula Afyon Cumhuriyet ilkokulunda başladım. Birinci ve ikinci sınıfları yaşlı, uysal, iyi bir öğretmen ile tamamladım. İlkokul üçüncü sınıfa geçtiğimde ise babamın tayin emri ile Gaziantep'in kazası olan Nizip'e gittik.  Üçüncü ve dördüncü sınıfı Nizip'te Lütfiye Kışlalı öğretmen ile okudum. Lütfiye öğretmenimin oğlu Ahmet Taner Kışlalı da bizim sınıftaydı.  Sonraları ülkemizin yetiştirdiği çok değerli bir aydın ve hoca olan Ahmet Taner Kışlalı'yı maalesef 1999 yılındaki hain bir suikastta kaybettik.

Dördüncü sınıfı okuduktan sonra babamın emekliye ayrılması dolayısıyla bundan sonra orada yaşamak istediği için Bursa'ya taşındık.  Babamın Bursa'ya gitmek istemesinin sebebi bundan sonra yegane eğlenip avunabileceği yerin orası olmasıydı. Bursa'ya geldiğimizde henüz oturacak bir evimiz yoktu. Ancak babamın 35 yıllık memuriyet hayatında alın teriyle biriktirmiş olduğu birkaç kuruşumuz vardı. Çok geçmeden Bursa'nın en güzel en şirin muhitlerinden biri olan Akbıyık'ta iki tane ev satın aldık.  Bunların biri büyük diğeri ise daha küçüktü. Babam ilk önce evi onarıp tam bir mesken, mesut bir aile yuvası yapmak için uğraştı. Bu emeğine kısa sürede ulaştı ve ev içinde oturulacak bir hale geldi. İşin bundan sonrasını evin ikinci amir-i mutlak'ı olan annem devraldı ve o da kısa sürede evimizi dayayıp döşedi. Artık herşeyimiz tamam olmuş ve ebeveynimizin tek düşüncesi bizler kalmıştık. Beni ve kardeşimi okutup iyi, efendi insanlar olarak yetiştirmek istiyorlardı.

Bursa'ya geldiğimiz sene beşinci sınıfı okumam için babam beni yakınımızda bulunan Mithatpaşa ilkokuluna yazdırdı. Burada öğretmenimiz Nehir isminde iyi bir hanımefendiydi. Beşinci sınıfı da onunla tamamladım ve "pekiyi" derece ile mezun oldum. Artık hayattan az çok haberdardım, iyi ile kötüyü ayırtedebiliyordum.  Şimdi artık yepyeni bir okula gidecek, türlü türlü hocalarla karşılaşacaktım.  Mekteplerin açılmasına az bir müddet kalmıştı ki babam beni setbaşında bulunan ortaokula kaydettirdi. Okul açıldı ve ben de sevinerek yeni okuluma gittim, derslerim çok iyi gidiyor, ben de hocalarımın takdirini kazanıyordum. Ancak babam okul uzak diye beni oradan aldı ve yakınımızdaki lisenin orta kısmına kaydettirdi. Burası daha güzeldi çünkü çok eğlenceliydi. Kafadar arkadaşlar vardı bol bol top oynuyorduk. Tabii ki bu böyle devam ederse iş haytalığa varacak ve muhakkak surette sınıfta kalacaktım.  Sonuçta korktuğum başıma geldi ve o sene sınıfta kaldım. Artık annemle babamın yüzüne bakamazdım ve 2-3 gece de eve gitmedim. Ancak olan olmuştu.
O sene sınıfta kalmış olmama rağmen yine okula gittim. Bu sefer Tophane'de yeni açılmış bulunan Osmangazi ortaokuluna sevkettiler. Dersler başladı ve beni de sınıf mümessili yaptılar ama ben eski haylalığıma devam ediyordum. Tabii ki o sene de sınıfta kaldım.
Ondan sonra artık okuyamayacak ve dükkanın birisine girip çıraklık yapacaktım. Ancak ben artık o işi yapacak durumda da değildim çünkü yaşım 14 olmuştu.  Azçok nefsime hakim, gururuma sahiptim. Böyle boş durup hazır ekmek yiyecek bir yapım yoktu. Hemen kendime uygun bir iş aramaya başladım. Çok geçmeden bir manifaturacı dükkanında iş buldum ve çalışmaya başladım. Aradan çok geçmemişti ki adamın oğlu askerden döndü ve babasına yardım etmeye başladı. Dükkanda bana lüzum kalmamıştı. Yeniden boşa çıkmış ve iş aramaya başlamıştım. Bir gün daha evden çıkmadan arkadaşım Erdoğan gelerek Gökmener Ecza deposunda iş olduğunu söyledi. Ben de sevinerek depoya gittim, yetkililerle konuştum ve işe alındım. İşe hemen o gün başladım. 5-6 kutu ilacı boşaltıp yerlerine yerleştirdim. Ancak bu iş bana biraz garip geliyordu, adlarını hiç duymadığım ilaçları görüyordum.

Ne yazık ki buranın işi çok ağırdı. Bütün gün Bursa'nın bir ucundan öbür ucuna ilaç taşıyıp duruyordum. İş beni ezmeye başlamıştı. Bunu babama söyledim o da sağolsun hemen işten ayrılmamı söyledi ve o hafta işten ayrıldım. Bu başımdan geçen şeyler hayatın ne kadar zor ve müşkül olduğunu en küçük ayrıntısına kadar öğrenmemi sağladı. Yine bir müddet boş gezdikten sonra bu sefer yine Bursa Ecza deposuna girdim. Burada benimle birlikte arkadaşım Özkan da çalışıyordu. Buranın işi bir önceki yere göre hem daha kolaydı hem de buradakilerin muameleleri çok daha insancıldı. Günler geçiyor, haftalar birbirin kovalıyordu. Artık kıştan çıkmış ilkbaharın güzelliğine kavuşmuştuk. Arkadaşım Özkan bir gün gelerek bana işten ayrılacağını söyledi ve sonra da ayrıldı. Ben yalnız kalmıştım. Özkan'dan sonra depoya bir gözü pek görmeyen ve okuma yazması da olmayan Erdoğan isminde bir arkadaşı aldılar. Erdoğanın işlere pek faydası olmuyor sadece getir götüre yarıyordu. Ben ise bir kat daha terfi etmiş ve yarı kalfa durumuna gelmiştim. Günlerim neşe ve huzur içinde geçiyordu ancak bu durum uzun sürmedi. Günlerden bir pazartesi günü depoyu açtığımızda patronumuz Mehmet Akbay'ın yerine kardeşi Mustafa Akbay'ın İstanbul'dan geldiğini gördük.  Onun gelmesi herkesin neşesini bozmuştu. Çünkü huysuz, kendini beğenmiş bir adamdı. Bilir bilmez her işe karışır, yürüyen işi bozardı.
Aradan 10 gün geçmemişti ki depodan ayrılmalar başladı. İlk önce kalfamız Ahmet abi ayrıldı. Onun ardından Veli abi ayrıldı ve depoda huzursuzluk iyice artmaya başladı. Ben de biran evvel işten ayrılma fikrindeydim ancak ayrılınca ne yapacaktım. Bir akşam evde yatarken aklıma yeniden okumak sevdası düştü. Ama nasıl? Daha önce okuldan belge almıştım. Yeniden okula yazılmam mümkün değil gibiydi. Ancak belki bunun bir yolu vardır diye ertesi sabah erkenden maarif müdürlüğüne gittim. Meğer benim durumumda olan insanlar için yapılan bir sınav varmış o sınavı başarı ile geçenlere yeniden ilkokul diploması verilip eski uzaklaştırma belgesi iptal ediliyor ve isterlerse yeniden ortaokula başlıyorlarmış. Orada karşılaştığım bir beyefendi bana yardım etti ve bir dilekçe hazırlayıp sınava başvurdum. Şansıma sınav bir hafta sonra yapılacaktı. O bir hafta bana geçmek bilmedi. Nihayet sınav günü geldi çattı. Benimle birlikte 17 kişi vardı. Saat 9,30 sıralarında imtihan başladı ve ben sınava 6. olarak girdim ve muvaffak oldum. Aradan 15 gün geçtikten sonra diplomamı aldım. Şimdi artık bir okula yerleşmem kalmıştı.

8 Ocak 2013 Salı

Başkanım Atilla Örsel'e



Yürürken halimi görme arkadaş!..

“Bir lokma ekmek için şerefini çiğnetmeye…
Bir anlık eğlence için servetini tüketmeye…
Bir zamanlık mevkii için el ayak öpmeye…Günlük menfaatler için onurunu terk etmeye…
Bir kısım insanlara kızıp, tüm insanlara düşman olmaya…
Değmez bu hayat…”

Bu sözleri kendisine düstur edinmiş bir Türk insanı, tam 31 yıldır sürdürdüğü Türkiye Cimnastik Federasyonu Başkanlığını kendi isteğiyle bırakırken, arkasında sel gibi akan bir dostluk nehri bıraktı…

“Benim işim, benim hastalığım, benim sporum” diye yürekten bağlandığı bir hizmetten, şimdilik başkan olarak ayrılan ama hizmetlerine aynı hızla devam etmeye de hazır olan Atilla Örsel, yüreğini kaplayan burukluğa ve sevgilisinden ayrılan bir sevdalının aşkını rafa kaldırmasıyla içindeki közü henüz söndürmüş değil…
+++

Cimnastik sporu, öyle bir iki yılda şampiyonluk hayali kuranların sporu değil…
Bunu hepimiz biliyoruz…
Örsel’in tanımıyla, bir sporcuya en az 10 yıl lazım bu mutluluğu yakalaması için…
Ferdi lisanslarla yarışan sporculardan, günümüzde onlarca kulübün yarıştığı süreçte aşılan nice engeller..
Gençlerin cimnastiğe gönül vermesi adına 31 yıldır hız kesmeyen enerjisiyle, spor aleminin de en sevilenleri arasına giren Atilla Örsel’in öğrencileri arasında bu gününün Fenerbahçe Teknik Direktörü Aykut Kocaman’ın da olduğunu söylersek, kimse şaşırmasın…
Çünkü Örsel’e göre, bir çocuk, temel cimnastik eğitimi almışsa, diğer spor dallarında da mutlaka başarılı olur…
31 yılda, Yücel Seçkiner’den başlayıp, Mehmet Baykan dahil 11 Genel Müdür;
Vecdi Özgül’den başlayıp, Suat Kılıç’a kadar uzanan 18 sporla ilgili bakan gören Atilla Örsel, bütün bunları, istikrarın getirdiği bir şerefli çalışma anıları olarak sabırla biyografisine yazdırmış adamdır…
Ama kimsenin önünde boyun büküp, el ovuşturmamış, kendi doğrularını muhatabı kim olursa olsun savunmaktan asla çekinmemiştir.
Cimnastiğin uluslararası üst düzey boyuttaki UEG ve daha sonra da FIG yönetim kurullarında uzun yıllar boyunca yüklendiği önemli sorumluluklar, şahsının yanı sıra ülkemiz adına da kuşkusuz büyük gurur kaynağı olmuştur.
2014 Ritmik Cimnastik Dünya Şampiyonası’nı İzmir’e getirerek, Türkiye’ye çok önemli bir adım attıran Atilla Örsel aslında “Vakit tamam” dememiş, vaktin nasıl geçtiğini bir türlü 31 yıla sığdıramamanın burukluğu ile yerini gençlere bırakmıştır…Hem de elinde büyüttüğü şampiyon bir sporcusuna, Suat Çelen’e..
Ama o hep cimnastiğin ve Türk Sporu’nun “Atilla ağabeyi” olarak, daha önemlisi Genel Kurul kararı ile taçlandırıldığı “Onursal Başkan” sıfatı ile hatırlanacaktır…
Buna da hakkı vardır helalinden…

+++
“Geceler benimdir yarınlar senin,
Çünkü ben dünlerde kaldım arkadaş,
Boş yere albüme uzanır elin,
Resimleri bile yaktım arkadaş.
Dertleşmek istedim açıldım sana,
Boşuna göz yaşı dökme arkadaş,
Buradan çıkarken bakma ardına,
Yürürken halimi görme arkadaş”

 +++
 Atilla Örsel31 yılın ardından belki bizlere belli etmiyor ama içindeki bir ses ona “Dostlarını iyi tanı” diyor…

Ve o Atilla Örsel’in “Benim dostlarım saymakla bitmez” diyen sesi çınlıyor kulaklarımızda…

Gerçekten dost canlısıdır Örsel

Hem de en hakikisinden…

“Herkesin yığınla arkadaşı olabilir ama yığınla dostu olamaz…
Çünkü dostluklar özellik ister…
Bir sürü değil, birkaç tanesi özel olmalı…
Hastayım dediğinde “Geçmiş olsun” demez o dost bildiklerimiz…
Koşar gelir…
“Canım sıkkın” dediğinde, gelir koluna girer, saatlerce dolaşır seninle ve beraberce ağlar…”

İşte Atilla Örsel’in, sevdikleriyle kurduğu gönül köprüsünün temelinde bu dostluklar yatar…
Onu bir sevdiniz mi, pir sevdiniz demektir…
Bir saydınız mı, pir saydınız demektir…
O hep bizim sevgili başkanımız olarak kalacaktır yüreğimizde…
Ve şu sözünü hiç unutmayacaktır sevenleri:
“Şerefle tamamlanması gereken en asil görev hayattır”
Eyüp KARADAYI

7 Ocak 2013 Pazartesi

Ruhsal Enerji

Yaşamınızın kalitesini arttırmak sizin elinizde.

İnsanın en önemli desteği ruhundan, içinden aldığı enerjidir.

Hayat enerjisinin kaynağı bedenden çok ruhtadır. Kimi zaman anlam veremediğiniz yorgunluk, bitkinlik, halsizlik, durgunluk, uykusuzluk, hatta çarpıntılar. Daha da ileri gidelim sırt ağrısı, bel ağrısı, boyun tutulması gibi şikayetlerin temelinde bile ruhsal enerjimizin azalması daha doğrusu ruhsal enerjiyi üreten mekanizmanın bozulması yatar.

Bu mekanizmayı en çok bozan da korku, endişe, öfke, üzüntü, güvensizlik, kıskançlık, umutsuzluk gibi duygulardır. Bu durumlarda yapılacak en iyi şey insanın biraz kendini geri çekmesi ve yavaşlamasıdır. Ruhunuzu bedeninizden sakın ayırmayın. Hele ki her şeyi kontrol edebileceğinizi düşünüp, bu şekilde davranmaya kalkmayın. Takdir-i ilahi denilecek şeyleri de olduğu gibi kabul etmeyi, mücadele etmemeyi öğrenin.

Enerjinizi yükseltmenin en güzel yolu da sevgiden geçer. Yaşamı, kendinizi ve etrafınızdakileri olduğunca çok sevin. Bunu da lütfen karşılık beklemeden yapın, bedeninize sevgi yükleyin.

Bunların ödülü de ömrünüzü uzatmak değil hayatınızı daha kaliteli ve huzurlu yaşamaktır.

Ruhum ve bedenimin her zaman birleşip bütün olduğu tek yer : Köyüm

3 Ocak 2013 Perşembe

Asım Kocabıyık

28.Aralık.2012 tarihinde kaybettiğimiz, ülkemizin yetiştirdiği en büyük sanayicilerden birisi olan Sn. Asım Kocabıyık aynı zamanda son derece hayırsever, özellikle de gençlere yardımcı olmaya çalışan değerli bir ağabeyimizdi.

1980'li yıllarda, o zaman Türkiye Cimnastik Federasyonu bünyesinde yeralan Vücut Geliştirme Branşı'nın Dünya Şampiyonası yapılacaktı. Dereceye girebilecek çok iyi sporcularımız olmasına rağmen kısıtlı bütçemizle Avustralya'da yapılacak olan bu şampiyonaya kafilemizi gönderme şansımız yoktu.

O zamanki Yönetim Kurulu üyelerimizden ve aynı zamanda Borusan Holding Genel Sekreteri olan Haşmet Alatan konuyu Asım beye açtığında kendisi canı yürekten destek vermiş ve yarışmaya gidecek Türk kafilesinin Avustralya seyahatinin tüm masraflarını üstlenmişti.

Hakikaten de o yarışmadan Dünya şampiyonu olarak döndük. Sporcularımız maddi imkansızlıklardan dolayı bu yarışmaya gidemeselerdi bu başarıyı kaçıracaklardı.
Avustralya dönüşü Asım bey ile birlikte bir basın toplantısı düzenlemek istedik. Ancak kendisi bunu kesin bir dille reddererek, "bu benim ülkeme ve ülkemin çocuklarına küçük bir vefa borcumdur, en ufak bir şekilde bahsinin edilmesini dahi istemiyorum" dedi.
Allah rahmet eylesin.

Asım Kocabıyık, Haşmet ve Meral Alatan. Kasım 2012

2 Ocak 2013 Çarşamba

Atilla Örsel'e büyük onur : Namık Sevik Ödülü

Milliyet Gazetesi'nin artık geleneksel hale gelmiş olan ve bu yıl 59. su yapılan Yılın Sporcusu Anketi sonuçlandı. Spor alanındaki en saygın ödüllerden biri olan bu güzel ve anlamlı ödülün yanında Milliyet Spor Servisi'nin kurucusu güzide spor adamı Namık Sevik adına verilen ödüle ise Atilla ÖRSEL layık görüldü.