29 Ocak 2013 Salı

Hayat Boyu Yoldaşım : Hastalıklar

Afyon’da ilkokula başladığım yıl benim için hayatımın sağlık anlamında da dönüm noktası olmuştu. Okulla birlikte arkadaşlarımdan aldığım mikroplar ya da okula gidip gelirken yolda soğuk almalarım sonucu sık sık hastalanıyordum.

Birinci sınıfın ortalarında Kuşpalazı (difteri)’na yakalandım. Ölümcül bir hastalık olan Kuşpalazı yaşımın küçüklüğü de eklenince beni çok sarstı. Uzun bir tedavi döneminden sonra iyileşebildim.  Bu ağır rahatsızlığın ilerleyen yıllarda bende ne gibi yan etkileri olabileceğini ne ben ne de ailem bilebiliyorduk.  İyileşmem hepimize yetmiş ve hepimiz çok mutlu olmuştuk.

Afyon’dan sonra babacığımın tayini dolayısıyla Gaziantep’in kazası olan Nizib’e gittik. O yıl ilkokul üçüncü sınıfa geçmiştim.  Bir gün sol kasığımda bir şişlik belirdi. Arasıra beni rahatsız ediyordu. Bir müddet sonra dayanamayıp bunu babam söyledim. Hemen doktora gittik ve yapılan muayenede fıtık teşhisi konuldu. Önce kasıkbağı kullanılacak sonra da ameliyat olacak dendi.  Afyon’da oturduğumuz evimiz Afyon kalesine yakındı ve biz bütün çocuklar boş zamanlarımızda bağırış çağırış kaleye tırmanır sonra da paldır küldür yuvarlanarak inerdik, fıtığın burada çıkmış olabileceği söylendi.

Ben bir müddet kasıkbağı kullandıktan sonra o yaz Gaziantep hastanesinde ameliyat oldum. Bu benim hayatım boyu neredeyse kapı komşu olacağım hastane ile ilk tanışmamdı.

O yıllarda tıp bugünkü kadar gelişmemişti. Narkoz henüz ülkemizde bilinmiyordu. Tek bayıltma yöntemi eterdi. Bunu yaşamayan bilmez. Böyle bayılacağına insan kafasına odunla vurup bayıltsalar insanı daha iyi. Bayıltılacak hastanın kafasına bir eter torbası geçiriyorlardı. Eterin kokusu o kadar korkunçtur ki insan nefes alıp o kokuyu solumak istemez. Ama çaresiz eninde sonunda nefes alırsınız. Bende de aynı böyle oldu. Uzunca bir zaman direndim ama sonunda yenik düştüm ve nefes aldım. Eteri ilk kokladığım an da bayılmış gitmişim. Sonrasında odada yatakta gözümü açtım ve ameliyat olmuş bitmişti. Annem babam başucumda kendimi huzurlu ve güvenli hissediyordum.

Derken ameliyat yeri öyle ağrımaya başladı ki dayanılır gibi değil. Arkasından müthiş bir susuzluk hissi başgösterdi. Mevsim yaz, Antep sıcaktan kavruluyor, su istiyorum "en az 24 saat su içemezsin" diyorlar. Eterin böyle bir etkisi var yakıp kavuruyor insanı, dudaklarım parça parça oldu, doktorların tavsiyesi ile pamuğu suya batırıp dudaklarıma sürüyorlar o kadar. O ızdırabı hayatım boyunca unutmadım. O kadar perişandım ki doktor beni kontrole geldiği zaman “bana niye su vermiyorsunuz, sizin Allahtan korkunuz yok mu?” diyecek kadar kendimden geçmiştim.

O yaz bu hastalığın tedavisi ile geçti. Önce dikişlerim alındı, sonra da uzun bir istirahat dönemi salık verildi. Böylece sağlık yönünden hayatımın ikinci sillesini de yemiş oldum.

Babamın emekli olmasıyla birlikte Gaziantep yıllarımız bitmiş ve Bursa’daki yaşamımız başlamıştı.

İlkokul beşinci sınıfı Bursa’da okuyordum. O yıl önce kızamık oldum. Benden sonra da kızkardeşim Ülkü. Hiç unutmam rahmetli babacığım evde otururken oyalanayım diye bana ilk defa gazete getirdi. Hürriyet gazetesi.  Babamın bu jesti beni son derece duygulandırdı. Şahsıma gazete alınması benim artık babamın gözünde çocukluktan çıktığımı gösteriyordu, bu his beni mutlu etti, kendimi yetişkin bir erkek gibi hissetmemi sağladı.

Aradan 2 ay geçmemişti ki bu sefer de suçiçeğine yakalandım. İtiraf etmeliyim ki hastalıklar bünyemi sarsmasına rağmen hem annemin, babamın ve kızkardeşimin sıcak yaklaşımları, hem de okula gitmeyip evde istirahat etmek çok hoşuma gidiyordu.

İlkokulu bitirip ortaokula geçtiğim günlerde mahallede arkadaşlarımla top oynarken birden kalbim hızlı hızlı çarpmaya başladı. Ne olduğumu şaşırdım ve çok korktum, hemen eve geldim. Annem ve babam da bendeki bu hale çok şaşırdılar. Uzunca bir süre o şekilde çarpıntı devam etti ve bir anda kendiliğinden düzeldi. Böyle bir durumla ailece ilk kez karşılaşmıştık. Ertesi gün babam mahallemizdeki bir doktor komşumuza götürdü beni. Tabii ki doktor bey beni o halde görmediği için sadece anlattıklarımıza bakarak bir yorum yapabildi. Anlattığımız rahatsızlığın taşikardi denilen bir rahatsızlık olduğunu, çok önemli olmamakla birlikte böyle bir durum yaşandığı an hemen sırtüstü yatarak mümkünse ayaklarımı da kalbimden daha yükseğe kaldırarak çarpıntının geçmesini beklememi söyledi. Ayrıca bu kriz anlarında yere yatmış beklerken burnumu elimle kapatıp bir müddet nefesimi tutmamı ya da parmaklarımla gözbebeklerime baskı uygulamamı ya da boyun atardamarımı baskılamamı önerdi.

Böylece hayatıma yeni bir şey girmiş oldu. Yılda birkaç kez tekrarlanan bu ataklara alışmıştım artık ve doktor beyin tavsiyeleri doğrultusunda hareket ederek çarpıntıların geçmesini bekliyordum.

Bu olayı 1951 yılından 1997 yılına kadar yaşadım. Askeri okul yıllarımda da ara ara bu durumu yaşadım ve birgün kendisi de doktor olan yüzbaşıma bu rahatsızlığın sebebini sordum. Müsait bir zamanında revire gel sana izah edeyim dedi. Gerçekten de birkaç gün sonra yüzbaşımın yanına revire gittiğimde benimle uzun uzun konuştu, daha önce geçirdiğim rahatsızlıklarımı sordu. Afyon’da geçirdiğim difteriyi söyleyince bu taşikardinin bana muhtemelen difterinin hediyesi olduğunu söyledi. Taşikardiyi basit şekliyle şöyle tarif edebilrim, hani otomobil kablolarının üzerinde kaplı plastik sıyrılınca aradan elektrik kaçağı olur. Aynı şekilde kalbe elektrik taşıyan sinirlerde de buna benzer bir arıza oluyor, zaman zaman kaçak yaparak kalbi fazlaca yoruyor ve nabız 150-200 arasında atıyor. Bu da insanı çok yoruyor, uzuvların gereksiz yere daha çok çalışmasına ve yorulmasına sebep oluyor. Bilhassa böbrekler çok ciddi şekilde yıpranıyor, sürekli tuvalet ihtiyacı oluyor. Ancak bu hastalık öyle enteresan bir yapıya sahip ki, geçtiği an hiçbir şey olmamış gibi hayatınıza kaldığınız yerden devam edebiliyorsunuz.

Doktor yüzbaşımdan bu bilgileri almıştım ve hastalığımla beraber yaşamaya da alışmıştım. Aradan yıllar geçti ara ara taşikardi krizleri yaşıyor ve gösterilen şekilde hareket ederek krizleri atlatıyordum. Derken üniversite yaşamı, sonrasında iş kurma koşturmacaları içinde 1970li yılları buldum. Bu arada 1969 yılında eşim Sermin’le evlendim. İş yaşamımda yavaş yavaş gelişiyor, para kazanmaya başlıyordum. Yedek parça dükkanımdan sonra Kızıltoprak’ta bir Ford-Anadol servisi açmıştım. Gece demeden gündüz demeden hırsla, azimle çalışıyordum.

Kendime 0 km bir Anadol almıştım ve 1970 yazında bir arkadaşımla birlikte 15 günlüğüne Avrupa’ya gitmeye karar verdik. Bulgaristan, (o zamanlar) Yugoslavya, Avusturya ve derken Almanya Münih’te birkaç gün kaldıktan sonra dayım Lütfü Güngör’ün o sırada Marburg’da Fizik okuyan oğlu, kuzenim Doğan'ın yanına geçtik. Hemen hemen bir hafta da orada kaldık. Bu arada bu taşikardi konusu gündeme gelince kuzenim beni Marburg Üniversitesi’nin Kardiyoloji Bölüm Başkanı Prof. Wolfgang’a götürdü. Çekilen elektronun incelenmesi sonunda Profesör bana merak edilecek hiçbir şey olmadığını, rahatsızlığımın en hafif türde seyreden ve kendisinin bulduğu ve adını verdiği Wolff Parkinson White syndrome denen bir tür olduğunu söyledi. Bana o gün ilk kez ismini duyduğum bir ilaçtan bahsetti “betabloker” etkisi gösteren bu ilaç nabzı düzene sokuyor ve taşikardi krizlerini azaltıyordu.  Bana Dociton isimli bir ilaç verdi ve hergün 4 eşit parçaya bölerek kullanmamı söyledi. Bu doktor ziyareti ve teşhis sayesinde kendime bir koruyucu kalkan bulmuş oldum. Almanya’dan daha mutlu ve huzurlu bir şekilde döndüm. Tıptaki gelişmeler çocukluğumdan beri çektiğim bu rahatsızlığı daha hafif yaşamama yardım edecek ilaçlar bulmuştu.