14 Ocak 2013 Pazartesi

Hayat Hikayem : 3

Hayata başladığım ilkokul yıllarından bu yana yaşadıklarım,  bir zincirin halkası gibi birbirine eklenerek beni bugünlere getirdi.

İnsanlar kimin çocuğu olduğunu, kaderlerinin ailenin yapısıyla şekilleneceğini düşünürken, hayat rüzgarı insanı alıp öyle bir yere götürüyor ki insan bunu ancak benim yaşıma geldiğinde idrak edebiliyor.

Okuduğun okullarda edindiğin arkadaşlarla başlıyor kaderin. Yıllar insanları dost olmaya, birşeyleri paylaşmaya hazırlıyor. Hele de benim gibi ortaokuldan itibaren üniversite yıllarına kadar yatılı okulda ömür geçirdiysen arkadaşlar hayatındaki en önemli kişiler oluyor. Bu insanın ailesinden çok farklı bir dünya oluşturmasını sağlıyor.

Hiç unutmam Mersin’de o zaman 3. Astsubay Hazırlama Ortaokulu’nun ilk gecesinde yat borusu çaldığı zaman içimde derin bir sızı olmuştu. Benim akranlarım ki, onlar Bursa’da idi. Babaları, anneleri, kardeşleri ile kendi yataklarında olduklarını aklıma getirdiğimde ne hale geldiğimi anlatamam.

O gün bana çok zor gelen yalnızlık ve ayrılık hislerinin ilerleyen yıllarda bana neler kazandıracağını hiç düşünemezdim.

Astsubay ortaokulu deyip geçmeyiniz. Ben o okulda öyle şeyler öğrendim ki bunlar ilerleyen yaşımda hep bana yol gösterici oldu.

O okulda eğitimi öğrendim. O yaşımda komuta etmeyi, dostluğu, paylaşmayı, eşitliği, kardeşliği, fedakarlığı, insanın arkadaşının ne kadar kıymetli olduğunu, dostuna güvenmeyi, istenirse birlikte nelerin başarılabileceğini gördüm.

Bu arada haylazlıklarımız yaramazlıklarımız, bazen gece etütlerinde sınıfı gürültüye boğduğumuz için yediğimiz cezalar da oluyordu. Nöbetçi amirin bize sert bir sesle sorduğu kim bu gürültünün sebebi sorusuna cevap vemeyerek hep beraber ceza almayı göze alırdık. Asla arkadaşlarımızı gammazlamamayı öğrendik. Bu belki basit bir şey olarak görülebilir. Ancak insanın ne olursa olsun arkadaşını satmaması gerektiğini işte biz taa o yaşlarda öğrendik.

Bu dediklerim 1953-1957 yılları arası dönemime denk gelir. Ortaokulda derslerim iyi gidiyordu, gerek arkadaşlarımla gerekse hocalarımla çok iyi ilişkiler kurmuştum. Bu sayede okulun Boru-Trampet takımının şefi oldum ( yani Tanbur Majör). Bu bana ayrı bir konum kazandırmıştı. Boru takımı 40 kişilik bir kadroya sahipti. Onlara komuta ediyor, hafta içi her gün dersten sonra eğitim yaptırıyordum.

Ortaokul yıllarım böylece süratle akıp geçti. Beni en çok etkileyen ise ortaokul üçüncü sınıfta iken okul komutanımız Albay Atıf Çetiner’in ölümü olmuştu. O yaşımda bu ölüm beni çok üzmüş ve etkilemişti.

Bu arada yeni bir Askeri Okullar kararı ile, astsubay ortaokullarını birinci, ikinci ve üçüncü olarak bitirenlerin sınıf okullarına değil de subay olarak yetiştirilmek üzere askeri okullara geçmesine hak sağlandı. O yıl benim bu hakkı elde etmem kolay görünmüyordu. Çünkü girdiğim bitirme imtihanlarının sonuçlarına göre ilk üçe girmem imkansız gibiydi. Son imtihanım olan fizik dersinde hocalarıma söyleyip beni sınıfta bırakmalarını böylece bir sonraki yıl okulu birincilikle bitirip subay olmak istediğimi söyledim. Netice de öyle oldu. Bu arada o dönemde gençliğin de etkisiyle bir kız arkadaş edinmiştim. Daha sonra askeri liseye geçtiğimde o insanla birlikte olma, evlenme hayallerim de ortadan kalktı.

O yıl okulumu birincilikle bitirip arzuma kavuşmuştum. Mezuniyetten sonra okulumuz beni Erzincan Askeri Lisesi’ne yollamıştı.

Astsubay olabilmek için girdiğim okulumdan, subay olma ihtimaline kavuştuğum Askeri liseye geçmiştim. Yepyeni bir yol, yeni bir istikbal, fakat bu arada da uzayacak tahsil hayatı.
Eğer sınıf okuluna gitseydim iki yıl sonra astsubay çavuş olarak hayata atılacaktım. Şimdi ise üç yıl lise, iki yıl harp okulu yani beş yıl sonra önce asteğmen sonra teğmen olma imkanına kavuşacaktım.

1959 yılı ve Erzincan.

Mersin’den sonra doğuda bir yıl. Yıllar önce çok büyük bir depremle sarsılmış, taş üstünde taş kalmamış. Geride sadece Almanların yaptığı bir tren istasyonu binası. O yeniden yapılanmış şehre gelince önceleri biraz ürktüm. Deprem sonrası yüzlerce ev yapılmış hepsi tek katlı ve bir örnek. Koca şehirde yalnız 2 sinema birisi Güneş diğeri de Asır sineması idi.
Bütün şehrin bizim okula kadar olan durak sayısı sadece 2 idi. Hastane, Postane, Dörtevler ve bizim okul. Bizden sonra da sadece 59.Top Alayı vardı. Askeri hastane de hemen onun yanında idi. Yalnız, sessiz, boynu bükük bir şehir. Şehre renk veren Askeri lise ile 59.Top Alayı idi. O yıllarda Erzincan’da hiçbir şey yok, fakir bir yer. En önemli gelir kaynakları bakırcılık ve bakır işlemeciliği idi.

Düşünebiliyor musunuz izine Bursa’ya veya İstanbul’a gidiyordum. Giderken o kadar renkli ve güzel bir gidiş. Erzincan sonra Sivas ve daha sonra Ankara, sırasıyla Eskişehir, Adapazarı ve ondan sonra gel keyfim gel. İstanbul’un Pendikten başlayarak geçtiğimiz kazaları ve Haydarpaşa. Yalnız yaşadığımız o küçük şehirden güzelim denizi, tarihi, birbirinden güzel kazaları ve Adaları. İnsanı hele de dışarıdan gelmiş bir insanı ayrı büyülüyordu.
Ama bir de izin bitip de dönüşe geçtiniz mi, şairin dediği gibi “yolculuk başladı” mı Haydarpaşa’dan, ilk aklınıza gelen şey bundan sonraki izin. Ona da en yakın 5 ay vardır. Zaman zaman neden bizi Çengelköy’deki Kuleli Askeri Lisesi’ne yollamadılar diye düşünürdüm.

Ama büyüklerimiz esasında iyi bir karar vermişler. Talabelerin doğuda doğmuş olanlarını Bursa Işıklar Askeri lisesine, benim gib batıda doğmuş olanlarını da Erzincan lisesine yolluyorlardı. Önceleri yalnız ve garip kaldığımız bu şehire çok çabuk alıştım. Buranın da ayrı güzellikleri vardı. Arkadaşlıklar daha farklı bir yapıda oluşuyordu. Daha bağlıydık birbirimize. Ayrıca spor imkanımız çok fazlaydı. Bu sayede güzel başarılar şampiyonluklar elde ettik. Dört sene boyunca askeri liselerarası spor bayramlarında bizim okulumuz hemen her branşta başarılı olmuştu. Kışın da cumartesi Pazar okulumuzun arkasındaki dağlarda kayak yapardık.