27 Mart 2013 Çarşamba

FIG'den Atilla Örsel'e Büyük Onur

26.Mart.2013 tarihinde Uluslararası Cimnastik Federasyonu tarafından gönderilmiş mektup ve tercümesini sizlerle paylaşmak istiyorum :



19 Mart 2013 Salı

35 Yaş Şiiri ve Yaşam

Yaş 35 şiirini sevdiğim, tekrar tekrar okuduğum yıllarda bambaşka duygulara sahiptim. Yeni evlenmişsin, kendine yeni bir iş kurmuşsun, 2 yaşında bir kızın var. Şairin dediği gibi göçersen o günlerde bir namazlık saltanatın olacak. Hayıflanıyorsun içleniyorsun ya erkenden ölürsem, kim büyütecek güzel kızımı, kim okutacak, mürüvvetini kim görecek diye.

Derken hiç farketmeden yaş 75 oldu. Şairin dediğinden 40 yıl fazla. Hem de öyle bir 40 yıl ki yaşamımdaki esas güzellikler hep bu sürede yaşandı.

İşini büyütüyorsun, çevre ediniyorsun, önüne çıkan imkanları değerlendiriyorsun. Hangi seçime girsen kazanıyorsun, her yerde sen oluyorsun, gözler hep sende. Sevenin sevmeyenin senin yanında, büyüdükçe büyüyorsun. Diğer yanda kızın da büyüyor, gelişiyor kendi yolunu çiziyor, okullarını okuyor. Hem de ne okumak. Seni, aileni etrafınızdaki herkesi gururlandıracak bir okuma aşkı. İnsanların kurslar hocalar özel derslerle uğraşıp didinip girmeye mücadele ettiği Boğaziçi Üniversitesi’ni kazanıyor. Ardından Amerika’ya master yapmaya gidiyor.

Kızım benim hayal bile edemediğim güzellikte bir eğitim kariyeri yaparak, benim hayat boyu eksikliğini duyduğum bir yabancı dili kendi anadili kadar iyi konuşarak beni bu hayattaki herşeyden daha fazla gururlandırıyor. Sonra yine kendisi gibi zeki, kültürlü, bilgili, kibar bir gençle hayatını birleştiriyor. Tek gittiği Amerika’dan 5 kişi dönüyor. Kendisi, eşi, yeni doğan kızı ve 2 de kedisiyle birlikte kocaman bir aile olarak yeniden birleşiyoruz. Daha sonra ikinci kızı da aramıza katılıyor.

Daha önce söylerlerdi de inanmazdım. Torun sevgisi başka diye. Hakikaten kendim de yaşayınca anladım. Gerçekten de Lidya ve Mira ile geçirdiğim zamanın keyfi bambaşka.

Meğer 35 yaş hiçbir şey değilmiş. İnsanlar meğer hayatlarının ilk 35 yılında ancak eğitimlerini tamamlayıp, işlerini güçlerini oturtmaya, yaşamda kök salmaya hazırlanabiliyorlarmış. O yıllar, her günü oldukça zor geçen bir mücadele, çalışma, tutunma ile geçiyor. Çocukluk, ilk gençlik ve hatta belki de orta yaş bile ancak daha sonraki yaşamı güzel geçirebilmek için bir hazırlık süresi.

Bu yazıya eklediğim fotoğrafım tam 35 yaşındayken çekilmiş ve arkasına da “yaş 35 yolun yarısı etmez” diye not düşmüşüm. Çünkü o yıllarda 70li yaşları görebileceğimi hiç düşünemiyordum.

O yıllarda içimde öyle bir yangın ve çalışıp kazanma azmi vardı ki sanki bana ömrümde yaşayacağım çok az süre var ve bu süre yapmak istediğim şeylerin hiçbirini yapmama yetmeyecek gibi geliyordu. Bazen hüzünle bazen endişeyle ya istediklerimi elde etmeye ömrüm yetmezse diye düşünüyordum.

İşte ben kendi kendime gelecek ile ilgili böyle kuruntular içindeyken “yaşamımın ikinci dönemi” olarak adlandırdığım 35imden sonraki 40 yıl hayatımın en güzel dönemi oldu.

Ticaret hayatıma başladığım Koç Grubu’nda önce Ford ve Anadol bayilikleri sonra da Tofaş bayiliği ve servisçiliği yaparak hem çok güzel bir çevre edindim hem de iyi bir kazanç sağladım.

Bu arada Koç Grubu’nun kurucusu ve ülkemizin yetiştirdiği büyük iş adamı ve öğretmenimiz, önderimiz Sayın Vehbi Koç’u tanımak ve onunla birlikte çeşitli toplantılarda bulunmak, konuşmak, görüşlerini almak gibi büyük bir şansa eriştim.

Yine aynı şekilde Koç Grubu’nda görev yapan birçok değerli insanla da bu dönemde tanışma imkanı buldum. Can Kıraç, kardeşi İnan Kıraç, Vehbi Bey’in damadı, son derece cana yakın ve bana hep büyük desteklerde bulunmuş olan Erdoğan Gönül beyler yanında bana hem iş hem de yaşam deneyimi konusunda büyük katkıları olmuş değerli Genel Müdürler ve her kademeden yöneticiler ve çalışanlar bu süre içerisinde sayabileceğim en büyük kazancımdır.

İş yaşamımın dışında spor da hayatımın hep içinde oldu. Diyebilirim ki spor, sosyal yaşamının da çatısını kurmuştur. 1982 -1983 yıllarında Fenerbahçe Spor Kulübü yöneticiliği yaptım. O dönemde Sevgili Başkanımız ve dostum Ali Şen ile beraber çalışma fırsatı da buldum. Ali Şen ile çalışmak bana bambaşka bir dünyanın kapılarını açtı ve Türk spor basını ile tanışıp, çalışma imkanı buldum. O dönemde  yönetimde benimle birlikte Ali Dinçkök, Mete Has, Abdullah Acar, Mesut Dizdar, Eyüp Karadayı, Şeref Has, Esat Şenöz, Tanju Zorbun, Tuncer Taciroğlu ve T.Ergun vardı. Bu arada ben Amatör Şubeler direktörlüğünü üstlenmiştim. Bizim dönemimizde Fenerbahçe şampiyon olmuş ve başkanımız da uzun süre dillerden düşmeyen bir slogana sahip olmuştu: “Ali Şen Başkan, Fenerbahçe Şampiyon.” Bu sloganı her gittiğimiz şehirde duyuyorduk. Bu dönemde çok sayıda çocuk Fenerbahçeli oldu. Diğer takımların taraftarları bu tezimi kabul eder ya da etmez ama Türkiye’de en çok taraftarı olan kulüp Fenerbahçe’dir. Spor basınında önemli bir görevde bulunan bir spor yazarı dostum bir keresinde bana şöyle demişti; “pazartesi günleri spor sayfasında ne kadar çok Fenerbahçe haberi yapılırsa, gazetenin tirajı o kadar yüksek olur.”

Bu tespite ben de katılıyorum ama bir Fenerbahçeli olduğum için değil. Tam 31 yıl Türkiye Cimnastik Federasyonu Başkanlığı yapmış biri olarak bu tespite katılıyorum. Fenerbahçe Spor Kulübünde yöneticilik yaptığım dönemde basında yeraldığım kadar sık başka hiçbir dönemde yer alamadım. Anca yine de Fenerbahçe yöneticiliğim döneminde basınla girdiğim yakın ve sıcak ilişki hep devam etti, edindiğim dostlarım Cimnastik için verdiğim mücadeleyi anladılar ve bana hep destek oldular ve basında hep güzel haberlerimiz çıktı.

Yazımın başında da bahsettiğim gibi yaşamımın son 40 yılı benim için hep güzelliklerle dolu geçti ve bunda en büyük katkıyı kuşkusuz Cimnastik Federasyonu Başkanı olarak geçirdiğim 31 yıl yapmıştır.

Ülkemizin en üst kademedeki yöneticisi olan Cumhurbaşkanlarından tutun da spor salonunda görev yapan işçiye kadar her sınıftan her kesimden yüzlerce, binlerce insanla tanışma, konuşma ve beraber çalışma imkanım oldu. Yine aynı şekilde veliler, antrenörler, kulüp yöneticileri ve cimnastikçi minikler ile hayatım inanılmaz bir renk kazandı. Herkesten birşeyler öğrendim. Hem bürokratik yapıyı hem sosyal yaşamın farklı kesitlerini aynı anda yaşayıp, farklılıkları harmanlamak ve son tahlilde daima Cimnastik sporunun ve sporcularının menfaatine olabilecek kararları almak için mücadele etmek, farklı insan gruplarını yönetmeyi öğrenmek benim için hayat üniversitesi diyebileceğim bir gelişim alanı oldu.

Yine Türkiye Cimnastik Federasyonu başkanlığını yürütürken Avrupa Cimnastik Birliği’ni kuran 7 ülkeden biri olarak ülkem adına büyük bir gurur yaşadım. Ayrıca Avrupa Cimnastik Birliği’nde 3 dönem üstüste seçilerek Yönetim Kurulu Üyesi ve As-Başkan olarak görev yaptım.

Oradaki çalışmalarım beni dünya cimnastiğinin en üst kurumu olan Dünya Cimnastik Federasyonu’na taşıdı. 3 dönem de orada Yönetim Kurulu üyeliği ve eşzamanlı olarak Marketing Komisyonu Başkanlığı ve Alet komisyonu Başkanlığı gibi önemli pozisyonlarda görev yapma şansı ve gururunu yaşadım.

Bu 40 yıl içinde en güzeli ve kişisel olarak benim için en büyük başarı olarak kabul ettiğim şey ise 2012 Londra Olimpiyatları’nda İdareci Başkan olarak atanmam ve olimpiyatlar sırasında tüm Cimnastik yarışmalarının sorumlusu olarak görev yapmamdı. Spor idareciliği kariyerimde böyle bir görevi yapmış olmam en büyük mutluluklarımdan birisidir.

6 Mart 2013 Çarşamba

İlk Yurtdışı Seyahatim

Kendimi bildiğimden beri, ki bu askeri okul yıllarıma rastlar, hep yurtdışına gitmeyi, değişik şehirleri görmeyi arzu ettim. Ancak bunun benim için çok zor ancak kurmay subay olursam elde edebileceğim bir şans olacağını düşünürdüm.

Yıllar yılı kovaladı. Daha önce de yazdığım gibi Harp Okulu’ndan ayrılıp sivil hayata geçmiştim. Bundan sonraki hayatımda yurtdışına gitmenin daha kola olabileceğini düşünmüştüm.  Mesela üniversite öğrencileri için bazı ülkelerle gerçekleştirilen değişim programlarına katılabilirdim.

Ancak ben İstanbul Belediyesi Makine Sanayi Müdürlüğü’nün Anadolu yakasındaki tamirhanesinde Şef Muavini olarak işe başlamıştım ve hem okul hem iş bütün zamanımı alıyordu. Bu koşullar altında hayallerim sadece birer hayal olarak kalıyordu.

1969 senesinde ben belediyeden ayrılmış ve kendime küçük bir parçacı dükkanı açmıştım. Ayrıca o yılın 5.Temmuz’unda evlenmiştim. Sorumluluklarım vardı, işim neredeyse bütün zamanımı alıyordu.  Hayallerimi bırakmamıştım bilakis, daha çok para kazanıp istediğim zaman istediğim kadar sık seyahat edebilmek üzerine yeniden kurgulamıştım ve bu hayalimi gerçekleştirebilmek için var gücümle çalışıyordum.

Bu arada 13.Ağustos.1970 senesinde sevgili kızım Sedef aramıza katıldı. Aile yaşantımdaki bu güzelliğe paralel olarak çalışmalarım da meyvelerini vermeye başlamıştı. O yıl kendime 1970 model beyaz üstü siyah 0 kilometre bir araç aldım. Harp Okulu’ndan ayrılıp da kendimi karanlık bir geleceğin beklediğini düşündüğüm o umutsuz zamanlar geride kalmış ve işim hem kendini döndürmeye hem ailemizi geçindirmeye başlamıştı.

1970 yılının Eylül ayının son günlerinde nihayet yurtdışı hayallerimi de gerçekleştirme imkanı doğdu. Yine benim gibi Harp Okulu’ndan ayrılmış, Maliye’de çalışıp bir yandan da mühendis çıkmak için okuyan Atila Kırkpınar’la birlikte yurtdışına gitmeye karar verdik. Anadolumuzla 1 ay boyunca Avrupa’yı dolaşmaya niyet ettik.

O yıllarda Türk vatandaşlarının vize alarak gittikleri tek ülke Bulgaristan idi. Diğer Avrupa ülkelerinde bizlere vize yoktu. Onun için seyahat etmeye karar vermek demek hazırlanıp yola çıkmak demekti.

Biz de Atila ile birlikte yol için ihtiyaç duyacağımız gıda maddeleri ile birlikte araç yedek parçalarını stokladık. Ayrıca yolda yemek yapabiliriz diye bir de piknik tüpü aldık. Pek hoş pek güzel ama hangi bilgi ile yemek yapacaktık. Benim bildiğim tek yemek menemendi. Ancak yanımıza bol miktarda makarna almıştık. Ben eşimden göre göre öğrendiğime vakıf olduğumu sandığım makarna pişirme becerisini işte bu yolculukta geliştirdim.

O yıl Eylül ve Ekim arasında tam bir ay boyunca doya doya dolaştık, alışveriş yaptık ve ülkemize döndük. Çünkü giderken eşim bana uzunca bir sipariş listesi vermişti. Bizler için Nutella gibi değişik şeylerin yanında, çocuk bezine kadar bir bebek ve çocuk için gerekli olabilecek tüm aletleri içeren ve içinde lazımlık da olan upuzun bir liste.

Bu lazımlığın bize hiç ummadığım bir faydası oldu, o günün koşullarında yapılmış üstünde Miki fare resimleri bulunan bu plastik ürün gümrük geçişlerinde polisin bagaj kontrolü sırasında neredeyse ilk dikkatini çeken şey oluyordu. Çocuklu bir insan olduğumu öğrendiklerinde de aramızda hoş yumuşak bir konuşma geçiyor ve gümrük kontrollerinden hızlıca çıkıyordum.

Hayatımda ilk kez gerçekleştirdiğim bu yurtdışı seyahatinden çok mutlu olmuştum. Birçok yer görmüş, ufkumu genişletmiş ve hoş anılara sahip olmuştum. Bunlardan birisini yeri gelmişken anlatmak isterim.

Seyahatimizin ortalarında Frankfurt’a gelmiştik. Araçla seyahat edenlerin gecelemesi için planlanmış kampinglerden birini bulup geceyi orada geçirmeye niyetlendik ancak karnımız çok acıkmıştı. Daha önce birkaç kez menemen yapıp yemiştik ve çok da lezzetli olmuştu. Bu sefer de makarna yapalım dedim arkadaşıma. Aracı uygun bir yere parkettik. Şansımıza parkettiğimiz yer Frankfurt havaalanına çok yakın bir alandı ve biz bir yandan “yemeğimizi” hazırlarken bir yandan da inip kalkan uçakları izliyorduk.

Menemeni de yaptığım gibi makarnayı da ben yapacaktım. Sermin makarna pişirirken onu defalarca izlemiştim. Tencereye yarısına kadar su doldurup küçük tüpün üstüne koydum. Su iyice kaynadıktan sonra yarım kiloluk makarnanın bir kısmını tencereye boşalttım. Ara ara tencereden bir tane makarna alıyor pişip pişmediğini kontrol ediyordum. Bir müddet sonra makarna pişti ben de tencereyi alıp kurduğumuz çilingir sofrasına getirdim koydum.  Tadı tuzu yerinde nefis bir makarnalı çorba olmuştu. İçimden de Sermin’e laf ediyordum böyle yapsa daha iktisatlı olur diye düşünüyordum. Döndükten sonra bunu anlatıp da makarnanın suyunun süzülmesi gerektiğini öğrendikten sonra yıllarca aile arasında şaka konusu olarak anlatıldı benim makarnam.


* Görsel buradan alınmıştır.