29 Temmuz 2013 Pazartesi

Sermin

1963 senesinde Harp Okulu’ndan ayrıldıktan sonra bir müddet kızkardeşim Ülkü’nün ilkokul öğretmenliği yaptığı Bursa’nın Bilediyunus Köyü’nde günlerimi geçirdim.

Hayata yeniden başlamam gerekiyordu. Kendim için kurduğum hayat planı, üstelik de harici bir sebeple tamamen değişmişti. Herşeyden önce yarım kalan tahsil hayatımı tamamlamam gerekiyordu. Üstelik bunu yaparken de aileme asla yük olmamalıydım. Ancak ne kadar düşünürsem düşüneyim bir çıkış noktası bulamıyordum. Açıkçası o dönemde biraz da hayata küsmüştüm. Bazı günler av tüfeğini alıp erkenden evden çıkıp ovada geziyordum. Diğer günlerde de oltayı alıp dere kenarına gidiyordum. Bu şekilde yaklaşık 2 ay kadar kadar köyde kaldım.

Ancak bunun böyle gitmeyeceğini içten içe seziyordum ve iki ayın sonunda nihayet birşeyler yapmaya karar verdim.

Bu dönemde hükümet de bizleri lüzumsuz yere Harp Okulu’ndan attığını anlayıp bizleri yeniden hayata kazandırmak için birşeyler yapılması gerektiğine inanmıştı.

Üniversite imtihanları birkaç ay önce yapılmış olmasına rağmen bizleri usulen bir üniversite imtihanına sokup çeşitli okullara yerleştirmeye karar vermişler.

İşte bu dönemde hepimizin adreslerine 15 gün sonra İstanbul’da Galatasaray Lisesi’nde yapılacak sınava katılmamızı söyleyen ve imtihanı geçersek üniversiteye yerleştirileceğimiz bilgisini içeren bir yazı geldi.

O gün, Harp Okulu’ndan ayrılmış 1453 arkadaş sınava girdik. Hepimizden okumak istediğimiz 3 fakültenin adını yazmamızı istediler. Yaklaşık 20 gün kadar sonra da hepimize sınavdan geçtiğimizi ve hepimizin de birinci ya da ikinci tercihlerimize yerleştirildiğimizi bildirdiler. Bu sayede Türkiye’nin her üniversite ve şehrinde bize kapılar açılmış oldu.

Ben birinci sıraya Yüksek Denizcilik Okulu’nu, ikinci sıraya da İstanbul Edebiyat Fakültesi’ni yazmıştım. Gelen yazıda İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyal Antropoloji Bölümü’ne kayıt yaptırabileceğim yazıyordu.

Antropoloji neydi, ben orada ne yapacaktım hiçbir fikrim yoktu. Kayıt günü geldiği zaman okula gidip kaydımı yaptırdım. Antropolojinin yanında Coğrafya, Yakın Çağ Tarihi ve Kütüphanecilik bölümlerini de seçerek üniversiteye adımımı atmış oldum.

Bu arada Hükümet bir başka karar daha alarak bizlere burs vermek yerine, çeşitli kamu kuruluşlarında görev vererek maaş almamızı ve kimse yük olmadan okumamızı sağladı. Görev yaptığımız kuruluşlar arasında Maliye Bakanlığı, Belediyeler, Bankalar vardı. Bana da İstanbul Belediyesi’nin Anadolu Yakası’nda bulunan Atölye Garajlar Müdürlüğü’nde görev verildi. Bu işi büyük bir mutlulukla kabullendim çünkü otomobillere, onların tamirine, yakıt ikmal düzeneklerine, motorlarına büyük ilgi duyuyordum. Bu görev de tamı tamına bu konu ile ilgiliydi.

İşe başladıktan kısa bir süre sonra o atölyenin şef muavini olmuştum. Birkaç ay sonra da işçi temsilcisi olarak seçildim.

O sakin hayatım birden renklenmiş; okul, iş ve sendikacılık beni tam anlamıyla içine almıştı. Okul zamanında işyeri bana gerekli töleransı gösteriyor ve rahatça derslere katılabiliyordum.

İşyerim Selimiye’de, evim Çiçekçi’de, okulum ise Laleli’deydi. Okul arkadaşlarımla çabucak kaynaştım. Zaten Harp Okulu’ndan ayrılan arkadaşlarımın 12 tanesi ile aynı bölümdeydik, yakınlardaki diğer fakültelerde okuyan arkadaşlarımızla da sık sık görüşüyorduk.

Durumun mahiyetini bilmeyen yakınlarınım ve arkadaşlarım zaman zaman bana niye seçtin bu bölümü diye sorduklarında onlara, “hayat arkadaşımı bulmak için” şeklinde esprili bir cevap veriyordum.

Benim için eski hayal kırıklıkları geride kalmış hayatım bir düzene girmişti. Belediyeden iyi bir maaş alıyor, okuluma düzenli bir şekilde devam edebiliyordum. Kimseye yük olmamak da benim için en büyük mutluluk kaynağıydı.

O dönemde Çiçekçi’de abimlerle birlikte kalıyordum. Harem vapur iskelesi daha yeni yapılıyordu. Akşamüzerleri yeni yapılan mendireğe gidip balık tutuyordum.  Bazen de arkadaşlarla sandal tutup Kızkulesi yakınlarına gidip orada balık tutuyorduk. Balık tuttuğum akşamlar ailecek şenlikli bir yemek yiyorduk. Çinekop, İstavrit, Mezgit ve İzmarit balıkları olta ile ve bolca yakalanabiliyordu o dönemde.

Böylece üniversitede iki yılımı tamamladım ve üçüncü senem başladı. O yıllarda okulda Harp Okulu çıkışlı olmayan ilk tanıdığım kişi olan Tekin (Kölüksüz) ile son derece köklü bir arkadaşlık kurmuştuk. Tekin benim arkadaşım, kardeşim, yoldaşım, sırdaşım, iş arkadaşım oldu. Tanıştığımız günden bugüne hiç ayrılmadık. Son derece kibar, beyefendi ve yardımsever bir dost oldu Tekin benim için. Tam bir İstanbul beyefendisi olduğu için bilhassa kız arkadaşlarımıza çok kibar davranır, hürmet eder ve onlara her konuda hizmet etmekten hoşlanırdı. Ben ise onun tam tersine biraz sert mizaçlı ve kolay kolay yakınlık kurmaktan hoşlanmayan bir yapıya sahiptim. Hatta ona söylediğim esprili bir tekerleme bile vardı : “Tekin bir gün senin başına bir şey gelirse kibarlıktan, benim gelirse de hıyarlıktan” derdim gülerdik.

Bir gün Tekin’le bir arkadaşımızı karşılamak için Kadıköy Vapur İskelesi’ne gittik. Karşıdan gelecek arkadaşımızı da alacak ve hep birlikte bir başka arkadaşımızın yaşgünü partisine gidecektik.

Bu arada daha önce hiç görmediğim güzel bir kız Tekin’e merhaba dedi ve onunla konuşmaya başladı. Nedense o güzel kız birden benim ilgimi çekti. Simsiyah saçları, düzgün fiziği ve gülen gözleri. Konuşmanın sonlarına doğru birden ona dönüp “sen de bizle gel” diye davette bulundum. Kendisi özür dileyerek eve gitmesi gerektiğini söyledi ve böylece ayrıldık. Daha sonraları o günü konuştuğumuzda bana, “daha ilk kez karşılaştığı bir kızı hemen bir doğumgünü partisine davet etme küstahlığını nereden buluyor bu adam diye sinirlenmiştim” diyecekti.

Tekin’e hemen kim bu güzel kız diye sordum. O da bana “bizimle aynı bölümde ikinci sınıf öğrencisi” dedi. Bu haber beni çok mutlu etti, demek ki onu tekrar görebilecektim.

Bir sonraki hafta okula gittiğimde fakültenin bahçesinde onunla karşılaştım. Ayaküstü biraz konuştuktan sonra ayrıldık çünkü konuşmayı devam ettirecek bir şeyimiz yoktu.

Günler geçiyor ve ben okula gittikçe onu görmeyi umuyordum. Ancak bir daha rastlayamadım. Bir gün Tekin’e o güzel kızın sınıfına gidelim, onu görmek istiyorum dedim. O esnada fakülteye ilk başladığım günlerde arkadaş olduğum sevgili dostum Işık ile karşılaştık. Onu da yanımıza alıp, güzel kızın anfisine gittik. Güzel kız çok sakin ve çekingen tabiatlı idi ancak Işık gibi tatlı ve sempatik bir kızın da yanımızda olması sayesinde o gün biraz sohbet edebildik. Daha sonraları da çeşitli rastlantılar ayarlayarak sık sık onunla görüşme ve konuşma şansı buldum bu sayede yavaş yavaş o da eski çekingenliğinden sıyrılmaya başladı.

Öğlenleri arkadaşlarla Orta bahçede toplanıyor ve sohbet ediyorduk. O dönemde benim beyaz Vespa bir motosikletim vardı ve okula onunla gidip geliyordum. Bugün olduğu gibi hatta belki daha da fazla havalı bir durumdu motosiklet kullanmak ve bu da beni okulun popüler simalarından biri yapıyordu. Her daim kalabalık bir grubun içindeydim ve adı Sermin olan o güzel kız da yavaş yavaş bu gruba dahil olmaya başlıyordu.

Bir haftasonu bir grup arkadaş ders çalışmak için Işık’ların evinde toplandık. Sermin de gelmişti. Ders bittikten sonra Tekin, ben ve Sermin hep birlikte Işık’lardan ayrıldık. Sermin’in Kadıköy’e geçeceğini bildiğim için Mecidiyeköy’den kalkan dolmuşlara beraber gitmemizi teklif ettim. O da kabul etti. Dolmuşun önünde, şöförün yanında iki kişilik bir yer ve arkada da tek kişilik bir yer vardı. Ben hemen Sermin’i yanıma alarak o iki kişilik yere geçmemizi sağladım. Tekin de arkaya bindi. İlk defa Sermin’le bu kadar yakın oturma şansı elde etmiş oldum ve yol boyu onunla birlikte yanyana gitmenin heyecanı ve uzun süredir içimde ona karşı beslediğim hislerin de etkisiyle bütün cesaretimi topladım ve elini tuttum. Çok şükür ki o da benzer hisler içindeymiş, elini çekmedi. O gün başlayan ilişkimiz bugüne dek devam eden mutlu bir evlilikle sonuçlandı.

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi bahçesinde arkadaşlarla. Resme göre solumda kalan açık renk elbiseli genç bayan gelecekteki eşim Sermin Göysal'dı.