11 Ocak 2016 Pazartesi

Annem, babam ve çocukluğumun bayramları

75_ulu_cami,_bursa
Benim babam, benim annem diye yazmaya başlamak çok kolay.
Ancak yazıyla ikisini de yeterince anlatabilmek çok zor.
Varlık sebebim, kıymetlilerim.
1939 senesinde dünyaya geldiğim ilk günden beri kendilerine duacı olduğum ebeveynim.
Ben muhacir bir ailenin çocuğuyum.
Annem Dimetoka, babam Selanik doğumlu.
Her ikisi de Balkan Harbi’nde buraya gelmişler.
Her ikisinin aileleri de Bursa’ya yerleştirilmiş.
Babam gelmeden önce Selanik’te bugün Atatürk’ün evinin hemen arkasındaki Sıraçeşmeler Mahallesi’nde yaşarmış. Orada doğmuş, orada büyümüş, ilk gençlik yıllarında da ayakkabıcılıkla uğraşmış. O zamanın koşullarında iyi bir kazancı da varmış.
Cumhuriyet kurulduktan ve soyadı kanunu çıktıktan sonra, babam kendisine eski mesleğini, Selanik’teki gençlik günlerini hatırlatan bir soyadı seçmek istemiş. Ayakkabı yapımında önemli bir araç olan örs ve el (çekiç)’ten esinlenerek ÖRSEL soyadını seçmiş.
Babam 1912 senesindeki Balkan Savaşı yüzünden buraya geldiğinde eski mesleğini yapmak yerine kendisine önerilen polislik işini kabul etmiş. 1950 senesinde emekli olana dek de mesleğini çeşitli kademelerde yürütmüş. Önce komiser muavini , sonra komiser en sonra da baş komiser olmuş. En son görev yeri Gaziantep’in Nizip ilçesi imiş. Burada emekli olduktan sonra, Selanik’ten geldiği zaman ailesi ile ilk yerleştiği şehir olan Bursa’ya dönmüş. Babamın Bursa’yı seçmesinin bir başka sebebi daha vardı bence. Kendisi her zaman itikadı yüksek, dini vecibelerini yerine getirmekte duyarlı, namazında niyazında bir insandı. Bursa ise her dönem dini ibadetlerin en yoğun yapıldığı, camiisi, mesciti bol, mübarek şehirlerden biriydi babamın gözünde.
Bursa’ya dönüşte babamın Selanik’ten yakın arkadaşı Kumonovalı Şükrü amcanın evinde bir ay kadar misafir kaldık. Bu misafirlik bende derin izler bırakmıştır. Şükrü amcanın eşi Münire hanım teyze o kadar misafirperver bir insandı ki hiçbirimiz o evde konuk olduğumuzu düşünmedik, kendimizi evimizde hissettik. Şükrü amca ve Münire hanım teyze, büyük oğulları Selami ağabey, küçük oğulları Akın ve özürlü kızları Sevinç ile birlikte eski bir mimariye sahip cumbalı balkonlu üç katlı güzel bir evde yaşıyorlardı.
Bu evin en önemli özelliği, o zamanlar için doğal olan ama bugünün yaşamında ilginç bulunabilecek evden eve pınar başı suyunun olmasıydı. Bu su önce evin alt katından küçük bir havuza gelirdi. Bu havuz aynı zamanda evin buzdolabı işlevini görürdü. Soğuk durması gereken karpuz ve ona benzer gıda ve meyveler onun içinde saklanırdı. Bu pınarbaşı suyu künkler vasıtasıyla diğer evlerde de bulunan havuzlara aktarılırdı. Bu sayede ta Uludağdan gelen su bütün Bursa’yı gezerdi.
Şükrü amcalardaki keyifli misafirliğimiz sürerken babam da başımızı sokacak bir ev alabilmek için her gün dolaşıyordu. Nihayet Bursa’nın çok güzel yerlerinden biri olan Ulu Camii karşısındaki Maksem Yokuşu’nu çıkarken solda Akbıyık mahallesine açılan sokaktaki neredeyse 600 yaşında bir evi satın aldı.
Bu evin birinci kat duvarları taş olup bir metre genişliğinde idi. Ondan sonra kereste ve arasına tuğlalarla örülmüş iki kat vardı. Büyükçe bir ev olduğu için babam onu 3 müstakil eve çevirdi. Birinde biz ailecek oturuyorduk, diğer ikisini de kiraya vermişti.
Babam öyle bir ev bulmuştu ki, muradına bundan daha fazla eremezdi. Evimizin etrafında küçük boyuttaki Akbıyık Camii’nden başka yine aynı ebattaki Nalbantoğlu Camii ve hemen solumuzda ise yatırı da olan Şeker Hoca Camii vardı. Üstelik güzeller güzeli Ulu Camii de bize sadece 200 m. uzaklıkta hemen cadde üzerindeydi. 2215 m2 lik bir alana yayılmış 20 kubbeli bu camii, ülkemizde namaz kılma alanı en geniş olan camii olma özelliği dışında kimi İslam alimlerince İslam’ın 5.en yüksek mertebesine sahip ibadethane olarak kabul edilmektedir (İslam’da en yüksek mertebeli cami, Mekke’deki Mescid-i Haram, diğerleri Medine’deki Mescid-i Nebevi, Kudüs’teki Mescid-i Aksa, Şam’daki Emeviye Camii’dir. Beşincilik kimilerine göre Anadolu’da inşa edilen ilk cami olan Diyarbakır’daki Ulu Cami’ye aittir; ancak Emir Sultan, Akşemsettin, Molla Gürani gibi din adamlarının konuşmalarına göre beşincilik metresi Bursa’daki Ulu Cami’nindir.)
Kapalıçarşı ahşap olduğu için sık sık yangın çıkardı burada. Ulu Camii de Kapalıçarşı’ya çok yakın olduğu için çıkan yangınlardan etkilenirdi. Ancak her seferinde hasar en güzel şekilde onarılır, Camii yine o güzel kutsal haline bürünürdü. Ben en çok Camii’nin içindeki havuzu severdim. Havuz hem ortama hoş bir serinlik verir, hem de akan suyun sesi namaz kılan insanlara ayrı bir duygu yaşatırdı.
Benim 11 yaşıma kadarki hayatımda gördüğüm en muhteşem bina Ulu Camii idi ve bu yaşımda bile onu gördüğüm günkü kadar etkilenirim.
Zaman zaman Ulu Camii’e gider namaz kılardım. O yıl Ramazan ayında ara ara oruç tutmaya da başlamıştım. Bir akşam iftardan sonra Ulu Camii’e teravih namazına gittim. Teravih namazları epeyce uzun olur. Ben namazın sonlarına doğru hem çocuk olduğumdan hem de o gün oruçlu olduğumdan uykumu tutamaz hale gelmiştim. Baktım olacak gibi değil, hemen yakınımdaki genişliği 1,20 olan o meşhur pervazlardan birinin içine girdim ve orada uyuyakalmışım.
Sabah namazı esnasında caminin müezzini beni fark ederek uyandırdı. Şaşkınlıkla yerimden fırlayıp koşarak evin yolunu tuttum. 1950li yıllarda Bursa son derece iyi insanların birarada yaşadığı, herkesin birbirini koruyup kolladığı bir yerdi. O yüzden ailem başıma kötü bir şey geleceğini pek düşünmemiş olmakla birlikte haylazlık yaptığımı düşündükleri için merakta idiler. Neyse ki hafif bir azarla paçayı kurtardım.
Bayram sabahları ise babam, ağabeyim ve ben Emir Sultan Camii'nde bayram namazımızı kılardık. Oraya gitmemizin özel bir nedeni vardı. Babamın yakınları Camiinin yanındaki Emir Sultan Mezarlığı’nda yatıyorlardı. Namazdan sonra rahmetli olmuş bu akrabalarımızın mezarlarını ziyaret ederdik, baban onlara dualar okuduktan sonra eve dönerdik. Mezarların çoğunun mezar taşı yoktu. Babam da kendisine orada bulunan 2 adet selviyi nirengi noktası belirlemişti. Onların dibine gider, oradaki mezarların başında dualarımızı ederdik.
Eve gelince ailece en yeni bayram kıyafetlerimizi giymiş bir halde bayram kutlaması başlardı. Yukarıdaki misafir odasında diziliş babam, onun yanında annem, ağabeyim, ben ve kızkardeşim Ülkü olmak üzere sıraya geçer, önce annem babamın elini öper, sonra abim sırayla babamın ve annemin elini öper, sonra sıra bana gelir ben de aynı şekilde babam, annem ve ağabeyimin elini öper, sonra da Ülkü herkesin elini öperek bayramlaşırdık. Tabii ki benim ve Ülkü için bu törenlerin en güzel yanı büyüklerimizden aldığımız bayram harçlıklarıydı.
Aile içindeki törenden sonra babamın ve mahalledeki büyüklerin bayramlaşması olurdu.
Bu konuda güzel bir sistem kurulmuştu. Mahallede sokağın başındaki evden çıkan kişi hemen yandaki eve geçer, burada kısa bir bayramlaşma faslından sonra, ziyaret edilen evdekilerle beraber tekrar çıkar ve bir sonraki eve geçerlerdi. Böylece kısa kısa ziyaretlerle bütün mahalleli birbirinin bayramını kutlamış olurdu. Normal zamanda bile çok kuvvetli olan dostluk komşuluk bağları bayram zamanlarında kendisini daha da güçlü hissettirirdi.
Bayramın birinci günü aile bayramlaşmasının ardından kızkardeşim Ülkü ile birlikte şehrin diğer yerlerinde yaşayan akrabalara el öpmeye giderdik. Tabii burada öncelik bol harçlık veren akrabalardaydı. Harçlık konusunu önemseyen sadece kuru kuruya el öptüren akrabalara ise en son giderdik.
Bayram demek çocuk demektir aslında. Çocuklar için de bayram demek yeni kıyafet, bolca şeker ve harçlık demektir.
Çocuklar da topladıkları bayram paraları ile Pınarbaşı semtinde kurulu olan dönmedolaplara, salıncaklara binerler, her türlü aburcubur satan yerlere gidip paralarını harcarlardı.
Ben de bayramlaşma faslından hemen sonra kızkardeşim Ülkü’nün elinden tutup doğruca Pınarbaşı’na giderdik. Bol bol turşu suyu içer, turşu yerdik sonra da dönme dolaba binerdik. Tabii ki sonunda da midemiz bulanır ve istifra ederdik. Eve geldiğimizde de annem niye kardeşine dikkat etmedin, oralara gidip üstünü başını kirletmişsiniz diye beni azarlardı.
Bunların hepsi bayram boyunca doya doya yaşadığımız a’nanelerin bir parçasıydı.