26 Ocak 2016 Salı

Bursa'daki evimiz ve Bursa'da hamam kültürü

Bursa’da babamın beğenip aldığı 600 yıllık evin iki kısmından büyük olanına yerleştik önce. Burada annem, babam, kardeşim ve ben kalıyorduk. Uzunca bir süre bu üç katlı evde yaşadık ancak burası bize büyük geliyordu. Küçük olan bölümde oturan kiracımız Teğmen Halim Egemen’i çıkartıp biz oraya geçtik. Küçük evimiz küçük olmakla birlikte sıcak, sevecen ve derli toplu idi.

Dışarıdan gelince ilk olarak sokak kapısı sizi eski ve el yapımı kilidiyle karşılardı. Gayet basit bir düzenekle yapılmış bu kilidin üstündeki kocaman demir anahtarı çevirince içerideki dil yukarı kalkar ve kapı açılırdı.

Kapıdan girince hemen solda duvara monte edilmiş küçük bir lavabo vardı. Bu çeşme hem babamın abdest aldığı hem de bizlerin sokaktan geldiğimizde elimizi yüzümüzü yıkadığımız yerdi.

Lavabonun hemen bitimindeki küçük bir kapıdan bugünkü tabiriyle oturma odası denilen küçük bir odaya geçilirdi. Bu odada oturur, vakit geçirir yemek yerdik. Hatta odadaki kuzine elverdiği için yemek bile yapılabilirdi. Kuzine borusu kavrayan büyükçe bir kazan vardı. Kışın kuzine yandığı için bu kazanda daima sıcak suyumuz olurdu. Kuzinenin hemen arkasındaki küçük kapıdan da banyoya girilirdi. Annem beni ve kardeşimi ekseriyetle orada yıkardı. Büyükler ise Bursa’da adet olduğu üzere hemen yakınımızdaki hamamlara giderek ihtiyaçlarını giderirlerdi. Erkekler evin 200 m. uzağında olan İnebey Hamamı’na, kadınlar ise Tahtakale’nin biraz ilerisindeki Çakır Hamamı’na giderlerdi.

Bursa’da hamama gitmek ayrı bir kültür, özel bir ritüeldi. Erkekler hamamında kişiye gerekli olan peştamal, havlu ve sabun ayrıca verilirdi. Hamama girince önce bir hol olurdu. Soğukluk tabir edilen bu holün ortasında bir havuz, havuzun içinde de gazoz şişeleri olurdu. Etrafında da insanların birbirini rahatsız etmeden giyinip soyunabileceği, içinde hamamdan çıktıktan sonra istirahat edip uzanabileceği sedirler olan kabinler olurdu. Hamamdan çıkıp bu sedirlerde uzanırken ortada dolaşan orta hizmetçisinden istenen ve içilen Uludağ gazozu en büyük lüksümüzdü.

Hele de tellakın işkencesinden geçtikten sonra bu gazoz hakedilmiş bir ödüldü. Hamam demek, tellak ve kese demektir. Tellak acımasız bir hamam görevlisidir. Tellak bütün vücudunuz kıpkırmızı olana kadar sizi keseler, ardından bol sabunlu liflerle baştan aşağı sizi yıkardı. Pancar gibi bir surat ve sabun köpükleriyle akan kirler temizlendiğinizin en somut göstergeleriydi. Ancak tellakın sizinle olan işi burada sona ermezdi. Yıkanma faslından sonra göbektaşında kendince birtakım kültür fizik hareketleri ile ayaklarınızı çalıştırırdı. Daha sonra sıra kollara gelirdi. Kolunuzu öyle sert hareketlerle sallardı ki yerinden çıkacak zannederdiniz. Son olarak sıra boyuna gelirdi. Sizi önüne oturtur, başınızı iki eliyle kuvvetlice bir sağa bir de sola çevirirdi. Boynunuzun kütür kütür ettiğini duyardınız. En sonunda kurna başında hamam tasıyla bir güzel durulardı. En az yarım saat süren bu hoyrat işlem ve hamamın sıcağıyla pancar gibi kızarır, havlulara sarınıp soğukluk denen yerde istirahat ederken bu savaştan galip çıkmanın haklı gururuyla gazozumuzu keyifle içerdik.
Burada da bir yarım saat dinlenip kendimize geldikten sonra tertemiz ve pespembe bir şekilde evimizin yolunu tutardık.

Hanımların hamam sefası daha farklıydı. Hamam günleri sokağa çıkmak için fazla fırsatı olmayan hanımlar için eskiden beri hep büyük bir olay olmuştur. Cumhuriyetle birlikte bu durum yavaş yavaş değişmişse de 1950’lerin Bursa’sında hamam günleri hanımlar için hala büyük bir eğlence idi. Hamama giderken peştamal, havlu, sabun ve hatta keseyi hanımlar kendileri getirirlerdi. Bu malzemeleri koydukları çantalarının içinde bazen yiyecek ve meyve de olurdu. Gazoz ise hamamdan temin edilirdi. Hanımlar hamama yalnız gitmezlerdi. Hane halkından bütün hanımlar ve kızları ve konu komşu önceden plan yapar ve kalabalık bir grup olarak hamama gidilirdi. Erkek çocuklar da 6 yaşına kadar anneleri tarafından hamama götürülürdü.

Bu yaştan daha büyük erkek çocuklar ise babaları ya da ağabeyleri ile hamama giderler, hamamda ayrıca bu aile büyüklerinden gusül abdesti almayı da öğrenirlerdi.

Erkek hamamında tellağın yaptığı işi kadınlar hamamında natırlar yapardı. Hanımlar genelde kendileri yıkanırlar ama isterlerse göbek taşında natırdan hizmet alarak kese ve yıkanma işlerini ona yaptırırlardı. Bu arada halk arasında söylenen bir sözü de burada nakledeyim; iyi adamın karısı kurna başında belli olur denirdi. Burada iyi adam varlıklı, işi gücü yerinde karısına da iyi bakan adam demekti. Kısacası kurna başındaki, zayıf kemikleri sayılan kadınların kocası pek makbul sayılmazdı.

Hamam günlerinin bir sosyal boyutu da vardı. Anneler oğullarına gelinlik kızları burada seçerlerdi. Kız anneleri özellikle gelinlik kızlarını hamama götürürlerdi ki talipleri çıksın.
Osmanlıdan o günlere hatta biraz daha ileri yıllara kadar uzanan bu güzel geleneklere yetişmiş olmaktan çok mutluyum.

Bursa malum kaplıcalar şehridir. Kaplıcaların sıcak suyu Uludağ’ın altındaki kaynaklardan gelirdi. En meşhurları Çelik Palas, Kaynarca, Yeni Kaplıca, ve Çekirge semtindeki meşhur kükürtlü Kara Mustafa hamamı idi. Çekirgede özel banyolu oteller de hizmet verirdi.Aileler saat ücreti ödeyerek bu özel banyo bölümlerinden faydalanırlardı.

Gençler hamamlara hem eğlenceli vakit geçirmek için giderlerdi, hem de havuzlu olan hamamlarda da yüzme öğrenirlerdi. En meşhur havuzlu hamam ve kaplıca Çelik Palas’tı. Sıcak sulu havuzda saatlerce vakit geçirilirdi.

Kaplıcalar sadece hamam ihtiyacını gidermek için kullanılmazdı elbette. Bazılarının şifalı suları romatizma, eklem ağrıları, kireçlenme gibi birçok rahatsızlığa iyi gelirdi.
Şifalı özelliği olan bu kaplıcalar sayesinde Bursa yüzyıllar boyunca farklı şehirlerden tedavi olmaya gelen insanların konakladığı, hareketli bir şehir olmuştur.

Rahmetli annem, rahmetli babam, önde kızkardeşim Ülkü, içte eşim Sermin ve küçük Sedef 1975 olmalı.
Rahmetli annem, rahmetli babam, önde kızkardeşim Ülkü, arkada eşim Sermin ve küçük Sedef, Bursa'daki evimizin önünde 1975 olmalı.